|
“Kendimize değer verdiğimiz kadar üzerinde yaşamakta olduğumuz bu gezegene de değer vermeliyiz...”
Merhabalar Sevgili okurlar. Teknolojinin, afetlerin, kentleşmenin, çevre sorunlarının vs. başını alıp gittiği dünyamızda yaşanabilirlik sorgulanır ve aranır oldu. Bilindiği gibi yaşanabilir bir dünyaya sahip olmanın ilk koşulu, doğal varlıkların korunmasıdır. Çünkü, şimdiye kadar sadece kâr amacıyla işletilen doğal kaynaklar, verim gücünün ve kapasitesinin sınırına gelmiştir. Bütün çevre kuruluşları ve bir çok bilim adamı, tüm insanlığın büyük tehlikelerle karşı karşıya bulunduğunu ve acil önlemlerin alınması gerektiğini bildirmektedir. Bunun en tipik örneği, 1992 yılında, 102 tanesi Nobel Ödülü sahibi olan 1600’den çok bilim adamının “İnsanlığa Uyarı - Warning to Humanity” adlı belgede görülmektedir. Bu belgede şunlar yazılıdır (Postel 1994) : “Önümüzdeki tehlikeleri göğüsleyip, gerekli önlemleri alabilmek için 10 - 20 yıllık zamanımız kalmıştır. Bu şansı kaçırdığımız takdirde, bizler kaybetmiş olacağız. İnsanlığın elindeki olanaklar büyük ölçüde yok olacaktır... Yeni değer yargıları gerekmektedir. Kendimize değer verdiğimiz kadar üzerinde yaşamakta olduğumuz bu gezegene de değer vermeliyiz... Eğer bir yuva olarak bildiğimiz bu gezegene onarılamayacak bir şekilde zarar vermek istemiyorsak, dünya üzerindeki faaliyetlerimizi yeniden düzenlemek zorundayız…”
Bu nedenle doğaya yapılacak basit bir müdahale ve antropojen kaynaklı bir etki bile tahmin edilemeyecek kadar zararlı sonuçlar doğurabilmektedir. O nedenle, doğal kaynaklardan yararlanırken, doğal dengeyi ön plânda tutacak yöntemlerin aranıp bulunması ve “Eko-Teknoloji” adı verilen yaklaşımların uygulanması mutlak surette zorunludur. Aksi durumda doğal kaynaklar yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Doğal kaynaklarını, kalkınmasının temeli olarak kabul etmeyen ulusların alın yazısı, geri kalmışlık ve fakirliktir. Çok zengin doğal kaynaklara ve bunları koruyarak işletebilecek beyin gücüne sahip Türk Ulusu’nun alın yazısı geri kalmışlık ve fukaralık olamaz ve olmamalıdır. Doğaya ilişkin bilgilerin kazanılması, tüm canlıların yaşayabilmesi için gerekli yardımla eşdeğerdir.
Hangi ülke yaşanabilir bir dünyaya sahip olmak, fakirlikten kurtulmak isterse, o ülke kendi doğal kaynaklarını, kalkınmasının temeli olarak kabul etmek zorundadır. Onun için de doğal kaynaklarını var gücü ile korumaktan başka çaresi yoktur. Böyle bir tutum esasen “ekolojik ahlâk” bakımından da gereklidir. Çünkü insanın dışında hiç bir doğal varlık, kendini etkin bir şekilde koruyamaz. Tam aksine, hepsinin korunmaya gereksinimi bulunmaktadır. O nedenle, doğal varlıkların korunması ve devamlılıklarının sağlanması, onlardan en yüksek düzeyde yararlanma amacından çok, gerçek insanlığımızın ortaya konması bakımından önemlidir. Gerçek anlamda insan olabilme ise erdemlerin en yücesidir. Bu yüceliğe çevremizi, çevremizdeki tüm canlı ve cansız doğal varlıkları koruyarak erişmeye çalışalım. Bu, aynı zamanda çağdaş bir insan olmanın da gereğidir. Çünkü önümüzdeki yüzyılın “Ekoloji Yüzyılı” olacağı bildirilmektedir. Bu nedenle 2000’li yıllara ekolojik ilkelere bağlı insanlar olarak girmek, gerçek anlamda “Çağ Atlama” olacaktır.
Canlılarla çevreleri arasındaki ilişkileri güzel ve anlamlı bir şekilde ifade eden aşağıdaki şiirle bu haftaki yazımızı sonlandıralım.
Yakında olsun, uzakta olsun
Tanrının yarattığı her şey
Gizliden gizliye bağlı birbirine…
Bir yıldızı rahatsız etmeden
Dokunamazsınız bir çiçeğe…
( Francis Thompson)
Bu yazı 1448 kere okundu.
|