?İlkbaharda usul usul yürü; çünkü toprak ana hamiledir. Unutma, her şey halkadır. Herkes kendi hareketlerinden sorumludur. Hepsi döner dolaşır, bize geri gelir...? Kızılderili Atasözü
Çevre sorunlarının gelişim süreci konusunda geçen haftaki yazımızda değinilen faktörlere ek olarak söylenebilecek belki de en etkilisi unsur, şüphesiz ki nüfus artışıdır. Bu karmaşık sürecin anlaşılmasında nüfus artışı başlı başına bir inceleme gerektirir. Nitekim bu konuda yapılmış çok sayıda bilimsel araştırma mevcuttur. Ancak, burada konunun özü hakkında kısaca durulacaktır. Yapılan araştırmalar Dünyadaki mevcut çevre kirliliğinin % 50 sinin, son 35 yılda meydana geldiğini ortaya koymaktadır. Hızla artan dünya nüfusu, plansız endüstrileşme ve sağlıksız kentleşme, nükleer denemeler, bölgesel savaşlar, verimi artırmak amacıyla kullanılan tarım ilaçları (pesticide, insecticide ve diğerleri), yapay gübreler ve deterjan gibi kimyasal maddeler giderek çevreyi kirletmeye başlamış; bunun sonucunda büyük oranda kirlenen hava, su ve toprak, canlılar için zararlı olabilecek boyutlara ulaşmıştır. Diğer yandan artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, ?ne pahasına olursa olsun üretim? anlayışı zamanla yerini çevre bilincine bırakmaya başlamış ve ülkelerde tasarruf tedbirlerini gündeme getirmiştir. Bu dönemde çevreye yapılan yoğun baskılar ve kirlenmenin sınır tanımadığı gerçeğinden hareketle Birleşmiş Milletler Çevre Teşkilatı tarafından, 1972 yılında Stockholm de düzenlenen Dünya Çevre Sorunları Konferansı ile, çevre sorunları konusunda adeta bir milat yaşanmış ve çevre sorunları ilk kez uluslararası düzeyde ele alınmıştır. Bu tarihi konferansın sonucunda çevre sorunları artık tüm dünyada tam olarak duyulmaya ve sorunlara da ciddi düzeyde değinilmeye başlanmıştır. Stockholm Konferansının ortaya çıkardığı ?Tek Dünya? görüşü gelişerek, Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından hazırlanan Ortak Geleceğimiz adlı raporda, gelecek nesillerin de ihtiyaçlarını dikkate alan, Sürdürülebilir ve Dengeli Kalkınma nın gerekliliği vurgulanmıştır. Bütün bu süreç içerisinde ülkemizin durumuna baktığımızda, Türkiye nin OECD ülkeleri arasında en yüksek nüfus artış oranına sahip olduğu görülmektedir. Birleşmiş Milletlerin yaptığı nüfus tahminlerine göre, ülkemizin nüfusunun 2025 yılında 92 milyona yükselmesi beklenmektedir. Bu durum ülkemizin bugün olduğu kadar, gelecekte de çevre sorunları ile karşılaşacağının bir göstergesi sayılabilir. Bu pek de iç açıcı olmayan durum dünya genelinde ülkeler bazında yapılan çeşitli istatistiklerde de kendini göstermektedir. Zira, küresel ısınmayı önlemek için karbon salımlarının sınırlandırılmasının büyük öneminin tartışıldığı bir dönemde, Türkiye nin toplam karbondioksit salımında 2005 yılı verilerine göre, Avrupa Birliği ülkeleriyle karşılaştırıldığında yıllık 215,9 milyon tonla 7. sırada olduğu görülmektedir. Yine, Dünya Ekonomik Forumu (WEF-World Economic Forum), Yale ve Columbia üniversiteleri tarafından hazırlanan ve 149 ülkeyi kapsayan 2008 Çevresel Performans Endeksi (EPI-Environmental Performance Index) ne göre Türkiye 72. sırada yer almaktadır. Aynı şekilde, 235 ülkenin sınıflandırıldığı Çevresel Kırılganlık Endeksi (EFI-Environmental Fragility Index) ne göre ise Türkiye, maalesef içlerinde bazı Afrika ülkelerinin de bulunduğu toplam 62 ülke içerisinde çok savunmasız ülkeler kategorisindedir. Peki bütün bu endeksler, bu değerler, bu rakamlar ne demektir? Bize neyi göstermektedir? Tüm bunların anlamı, Türkiye nin çevre konusunda maalesef kırılgan ve aynı zamanda ortalama bir çevre performansı sergileyen bir ülke olduğudur. Bu verilerin gösterdiği diğer bir gerçek ise, küresel ekolojik denge oldukça hassastır ve sadece Türkiye değil, hemen hemen bütün ülkeler değişen derecelerde çevresel sorunların tehdidi altındadır. Çevrenin tahribine seyirci kalan, başka bir ifadeyle çevreyi bilinçsizce tahrip eden, ondaki ilahi denge ve ahengi göz ardı eden modern insan, bunun bedelini çok pahalıya ödemektedir. Burada Rum Suresi nin 41. Ayeti gerçekten anlamlıdır: ?İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden, karada ve denizde düzen bozuldu. Allah, belki pişmanlık duyup dönerler diye, yaptıklarının bir kısmının cezasını onlara dünyada tattıracaktır.? Bunun en tipik örneklerinden biri, adeta Hz. Nuh Tufanı ndan beri en büyük felaketlerin yaşandığı son zamanlarda, ülkemizin bazı bölgelerinde aşırı ağaç ve orman kesimlerinin neden olduğu felaketlerdir. Ağaçların ve ormandaki ekolojik yapıların suyu tutucu ve erozyonu önleyici rolü göz ardı edilerek bu ağaçlar kesilmiş; böylece yağan yağmurlar sellere ve çamur deryalarına dönüşmüştür. Ülkemizin bir çok yerinde özellikle de Senirkent, Zonguldak ve Trabzon da meydana gelen doğal afetler, trilyonlarca maddi zararın yanında, geri döndürülemez çevresel zararlara sebebiyet vermiştir. Mahatma Gandhi nin çevre sorunlarının gelişim süreci içerisinde nüfus artışı sorunu ve bu sorunun önemini ifade eden güzel bir sözü ile bu haftaki yazımızı sonlandırmak yerinde olacaktır. ?Nüfus artışı sorunumuzu çözmeden diğer sorunlarımızı çözmemiz mümkün değildir. Ancak, bu sorunumuzu çözmek diğer sorunlarımızın da çözüldüğü anlamına gelmez?. Hoşçakalın...
Bu yazı 869 kere okundu.
|