“Yapmamız gereken, her şeyi eski sadeliğine döndürmektir. Böylece, bozulan düzenimiz yeniden kurulacaktır...” Kızılderili Atasözü
Merhabalar... Ülkemizde ve Dünyada son zamanlarda gündemde olan başta sel felaketleri ve yaşanan diğer felaketler, insanoğlu ile doğa arasındaki karşılıklı ilişkinin ne derece sağlıklı olduğu konusunda ciddi soru işaretleri uyandırmaktadır. Maalesef, insanların doğal dengeyi niçin ve nasıl bozduğuna ilişkin sayısız örnek bulunmaktadır. Doğal dengeyi bozan insan aktivitelerinin bir kısmı, neden-sonuç ilişkileri açık seçik bilinmesine karşın hala devam ettirilmektedir. Ancak bazı aktiviteler de vardır ki, insanlar bunların olumsuz etkiler yapacaklarını peşinen kestiremedikleri için, bu yolda uygulamalarına devam etmektedirler. Bu durum, ekolojik ilişkilerin çok karmaşık olmasından ve bazen hiç beklenmedik sonuçlara yol açmasından kaynaklanmaktadır. Bu gibi olaylara “Ekolojik Bilmeceler” de denmektedir. Bu ekolojik bilmeceler, ancak ayrıntılı ve uzun süren inceleme ve araştırmalar sonucunda çözümlenmiştir. Ancak, çözüm için uygulanan ikili karşılaştırma yöntemleri ile çok zaman kaybedildikten sonra “Bütünsel Yaklaşım” uygulamasıyla sonuca varılabilmiştir (Berkes ve Kışlalıoğlu, 1990). Bunların daha iyi anlaşılabilmesi ve bu tür olumsuz sonuçların ortaya çıkmadan önlenebilmesi için bazı örnekler vermek yerinde olacaktır. Mısır da Nil Nehri üzerine 1968 yılında, zamanın “Mühendislik Harikası” olarak adlandırılan 180 m. yüksekliğindeki Asuvan Barajı yapılmıştı. Amaç, elektrik enerjisi üretme ve sulama suyu elde etme idi. Ancak, bu barajın işletmeye açılmasından kısa bir süre sonra, delta tarafında kalan topraklar çoraklaşmaya başladı. Nehir ağzındaki denizde yaşayan balık türlerinin çoğu yok oldu. Özellikle yabancı uyruklu vatandaşlarda bir karaciğer hastalığı (Schistosomiasis) ortaya çıktı ve gittikçe arttı. Peki, tüm bunların sebebi neydi? Şöyle ki, baraj yapılmadan önce Nil Nehri tarım bakımından çok verimli, zengin alüvyonlu topraklar taşımakta ve bunlarla Nil Deltası nı doğal gübrelerle gübrelemekteydi. Ayrıca bu deltayı sulamaktaydı. Baraj yapılınca doğal gübreleme durdu ve aynı zamanda kurak bir alan meydana geldi. Bunun sonucunda deniz suyu ve şiddetli buharlaşmayla delta toprakları tuzlandı ve çoraklaştı. Öte yandan Nil Nehri, baraj yapılmadan önce denize döküldüğü kısımda yaşayan balıklara bol miktarda oksijen getiriyordu. Bu sular barajla tutulunca, hem oksijen akımı, hem de balıklar için yem olabilecek bazı organik madde taşınması ortadan kalktı. Bütün bunlar da ekolojik dengeyi bozarak bazı balık türlerinin yok olmasına neden oldu. Yine, sulama başlayınca, sulanan tarlalarda salyangozlar arttı. Müslüman olmayanlar bunlardan bol bol yedikleri için bir karaciğer hastalığına yakalandılar. Bunun nedeni biraz güç anlaşıldı. Ancak, bir zooloji uzmanı, salyangozlarda parazit olarak yaşayan bir canlının varlığını ortaya çıkardıktan sonra, hastalığın bu parazitten meydana geldiği belirlendi. Bu konuda bir diğer örnek, Borneo Adası ndaki DDT kullanımı ve veba salgını olayıdır. Endonezya nın Borneo Adası nda Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından 1950 li yıllarda DDT ile sıtma mücadelesine başlandı. Bunun sonucunda ilk olarak köylülerin sazdan yapılmış damları çökmeye başladı. Daha sonra ise veba hastalığı salgını ortaya çıktı. Peki, bunların nedeni neydi? Sıtma mücadelesi için kırsal alanlardaki kerpiç evlerin duvarlarına da DDT sıkılmıştı. Buralarda yaşayan ve tırtılların düşmanı olan bazı böcekler bunun sonucunda öldüler. Tırtıllar da düşmanları yok olduğu için çoğaldılar. Kitle üremesi yapan bu tırtıllar, saz damları yemeye başladılar. Bunun sonucunda saz damlar çökmeye başladı. Öte yandan, ilaçlama sonucunda evlerdeki hamam böceklerinde DDT ye karşı bağışıklık meydana geldi. Bu zehirli ilaç, bunların vücudunda büyük miktarda birikti. Bu biriken DDT beslenme zinciri yoluyla, önce onları yiyen kertenkelelere, onlardan da kedilere geçti. Belli bir süre sonra kediler ölmeye başladı. Kediler azalınca meydan farelere kaldı ve kitle üremesi yaptılar. Böylece veba hastalığı kaynağı yaratılmış oldu. Bu konuyla ilgili bir başka örnek ise, Peru daki pamuk zararlıları ile mücadele ve zararlıların artışı olayıdır. Güney Amerika daki Peru nun pamuk ambarı olan Canete Ovası nda 1949 yılından sonra, pamuk zararlılarına karşı tarım mücadele ilaçları gittikçe artan dozlarda kullanılmaya başlandı. Bunun sonucunda pamuk ürünü ilk yıllarda hızla arttı, pamuk zararlıları da azaldı. Fakat 1955 yılından itibaren pamuk zararlıları birden bire artmaya, pamuk üretimi de hızla azalmaya başladı ve bu yüzden Peru da 1955 yılından sonraki yıllar “afet yılları” olarak nitelendi. Peki, tüm bunlara yol açan neydi? Peru daki pamuk zararlıları, yapılan mücadele ile başlangıçta azaldı ve pamuk ürünü arttı. Ancak tarımsal ilaçlar, pamuk zararlıları ile birlikte bazı faydalı böcekleri, yani onların parazitlerini de öldürdü. Öte yandan, uçaklarla ilaçlama yapabilmek amacıyla tarlalardaki bütün ağaç ve çalılar kesilmişti. Bu ağaç ve çalılar, pamuk için yararlı kuş ve diğer hayvansal canlıların, yani biyolojik mücadele elemanlarının barınağı idi. Böylece biyolojik doğal mücadele araçları da ortadan kaldırılmış oldu. Sürekli ve artan dozlarda mücadele ilacı kullanma sonucunda, pamuk zararlılarının vücudunda bu ilaca karşı bağışıklık meydana geldi ve ilacın ölümcül etkisinden kurtuldular. Bütün bu olumsuz ekolojik ilişkiler sonunda pamuk zararlıları, ilaçlamaya başladıktan 4 - 5 yıl sonra eskisinden daha çok artarak pamuk ürününün son derece azalmasına neden oldular. Hoşçakalın...
Bu yazı 974 kere okundu.
|