“Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse, insanoğlu büyük bir ruh yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir”. Cherokee Clan
Merhabalar Değerli Okurlar… Doğa yıkımı, kırsal yoksulluk, aşırı göç, kentleşme vb. olgularla birlikte ortaya çıkan bir başka önemli olgu da “tarım ve hayvancılık politikalarındaki yanılgılar”dır. Yaklaşık 1950’lerden başlayarak yaşanan aşırı hızdaki traktörleşme bu yanılgıların ilk adımıdır. Bu aşırılık tarımda hangi faktörün (toprak ya da emek) verimliliğinin artışına öncelik verileceğinin bilinmemesinden ileri gelmiştir. Toprak faktörünün verimliliğini öncelikle ve ağırlıkla arttırmakla, ülke toprakları adeta genişlemekte, dolayısıyla mera ve ormanlar üzerindeki baskı azalmakta, işgücü talebi genişlemekte ve gelir dağılımı iyileşmektedir. Buna karşılık aşırı hızla traktörleşme toprağın verimliliğini çok sınırlı olarak arttırabilmekte, fakat temelde işsizlik yaratmaktadır. Bu, gelir bölüşümünü bozan, yoksulluk ve göç doğuran bir olgu olarak çevre açısından önem kazanmaktadır. Aşırı traktörleşme ayrıca sürülen araziyi meralar ve ormanlar zararına çoğaltmış, meraların akılcı kullanımını önlemiş, hayvancılığı darboğaza sokmuş, kırsal yoksulluğun nedenlerinden biri olan marjinal tarım alanlarını genişletmiş ve doğanın yıkımını hızlandırmıştır. Diğer yandan bu olgu, traktör sahibi olabilenler yararına sonuç veren bir arazi talanı doğurmuş, kırsal kesimdeki gelir farklılıkları derinleşmiştir. Aşırılığın yaşandığı bu dönemde ülke traktörleri boş kapasitelerle çalışmışlardır. “Tarımsal Mekanizasyon Kooperatifleri” kurmak gibi, örneğin Fransa’da halen çok güçlü olan bir kooperatif türünü oluşturma biçiminde bir yol da akıl edilememiştir. Traktörleşme yönünden yaşanan aşırılık ve çarpıklık sürerken, doğrudan toprağın verimliliğini arttıran önlemlerin, yani gübreleme, sulama, zararlılarla mücadele, depolama ve genetik iyileştirme önlemlerinin üzerinde pek durulmadığı gözlenmektedir. Örneğin, tarım yapılan topraklardaki genişlemenin hayli yavaşladığı 1980 yılı itibariyle 8.5 milyon hektar sulanabilir arazi potansiyeli bulunuyorken, bunun ancak 2.8 milyon hektarı sulanabilmekteydi. Buna karşılık Türkiye koşullarında her biri yaklaşık 10 kişiyi işsiz bırakan traktör sayısı aşırı sayılara ulaşmaktaydı. Bu bağlamda traktör başına yıllık çalışma saati Türkiye’de 400 saat iken, B. Almanya’da 750 saat düzeyindedir. Kaynakların temelde traktörleşmeye gittiği, kredi politikasından ve bu çerçevede 1948 -1963 döneminde tarımsal kredilerle traktör sayısı arasındaki korelasyonun 0.88 olmasından da bellidir. Tarımdaki bu yanlış yönlendirmeye hayvan yemi üretimi için gayret gösterilmemesi de eklenmiştir. Esasen aşırı baskı altına giren, sürülerek daraltılan ve hiçbir biçimde bakım ve kaynak yönetimi konusu edilmeyen meraların doğurduğu sıkıntının yanına hayvan yemi üretiminin dışlanması da eklenmiştir. Kentlerdeki yapılaşma başıboşluğuna, gecekondu düzensizliğine benzeyen olgular daha önceki dönemlerde ülkenin kırsal kesiminde yaşanmıştır. Bugün de meralardaki başıboşluk hala sürmektedir. Hayvan ırklarının ve meraların iyileştirilmesi, otlatma planı yapımı gibi yaşamsal önlemler ciddiye alınmamıştır. Hayvancılık sadece fiyatlara müdahale edilerek ve kredi dağıtılarak yürütülebilecek bir sektör olarak algılanmıştır. Fakat bu süreçten daralmış, yıkıma uğramış ve erozyonun hüküm sürdüğü meralar çıkmıştır. Oysa fizyografik, iklimsel, bitkisel özelliklerimiz ve doğal dengenin korunması, dengeli beslenme, kırsal yoksulluğun önlenmesi endişeleri ve ürünlerinin ihracattaki üstünlükleri düşünüldüğünde, ülkenin asıl olarak bugünkü yapının tamamen tersine, hayvancılık ağırlıklı bir arazi kullanımı politikası izlemesi gerektiği görülür. Bu nokta üzerinde duran yerli ve yabancı uzman raporları da maalesef dikkate alınmamıştır. Hoşçakalın…
Bu yazı 661 kere okundu.
|