|
Bu hafta ki yazımda biraz nostalji yapalım dedim. Film şeridi gibi geriye alarak bizim yaşlarda olan kişilerin çocukluk ve gençlik dönemlerini analım dedim. Hatırlarsınız, o günler saflığın, sadeliğin önde olduğu, arkadaşlık ve dostlukların pekiştiği, komşulukların sıkı fıkı olduğu, çıkar değerlerinin hiç olmadığı, dedikodunun yapılmadığı günlerdi o günler.
Sokak aralarına yığılmış simsiyah kömür yığınları arasında açılırdı okullar biz çocukken oysa. Kararmış küfelerle taşırdı birçoğunu hamallar. Her evin altında olan kömürlüklere. İner çıkar, iner çıkardı o merdivenleri hiç bıkmadan bir ton kömürün altında, kimi yaşlı kimi genç ama hepsi kömürün tozuna bulanmış, ekmek parası için çalışıp duran insanlar. Bütün kömür taşınıp bittikten sonra birer kara leke kalırdı tozun toprağın içinde sokakta. Ertesi günü çalı süpürgeli çöpçüler tozuta tozuta sokağın başından başlar sonunda dek süpürüp temizlerlerdi kapkara dumanlar içinde. Kömür taşınana dek biz hoplayarak zıplayarak oyunlarımıza devam eder arada çaldığımız bir kaç kömürle sek sek çizerdik sokaklara, bahçelere. Her zaman tebeşir bulunmazdı ki o zamanlar. Okullarda olurdu onlar. Kırılmış kiremit parçaları ya da kömürle çizerdik biz sek sekleri.
Okul dışında mahalle arkadaşları ile aramızda çelik çomak veya huma (bilye) oynardık. Oyuna bazen öyle dalardık ki, akşam karanlığının düştüğünü anlamazdık. İşinden dönen ve evine gitmek sokağımızdan geçen maden işçilerinin önünü kesip, onlara yalvaran gözlerle bakarak oyuncak araba yapmak için tel isterdik. Onlarda üşenmezler etmezler, o kadar yorgunluklarına rağmen bizi memnun ederlerdi.
Yazın okullar kapandığında babalarımız bizi hiç boş tutmaz. Bir meslek öğrenebilmemiz için bir esnaf veya sanatkârın yanına çırak olarak verir veya dedemizin tarlasına tarlaya veya bağa çalışmaya giderdik. Yanında çalıştığımız esnaf veya sanatkâr hafta sonu bize haftalık verdiğinde havalara uçar, koştura koştura eve gelirdik.
Öğretmenlerimizden çok korkardık ama bu saygı korkusuydu. Ortaokula giderken başımıza giydiğimiz terekli şapkalar vardı. Öğretmenlerimiz karşıdan bize doğru geldiğinde asker selamı vermek mecburiyeti vardı. Cumartesi günleri öğleye kadar okul vardı. Öğleden sonra Zeybek Sineması’nda oynanan filme gitmek için can atardık. Ama her haftada gidemezdik.
Gençliğimizde ise mahalle gençleriyle bir araya gelip kendi aramızda gayri federe futbol takımları kurar, turnuvalar düzenlerdik. Forma, şort, tozluk ve futbol ayakkabılarımızı biriktirdiğimiz harçlıklarla alırdık. Ne güzeldi o günler.
Yağda yumurta yapardık sabahları biz omlet değil. Öyle sahanda beyazın ortasında sarısına ekmek batırarak ne güzel yerdik yumurtayı kızarmış ekmekle beraber.
Gazeteler atılmaz saklanırdı o zaman sobayı tutuşturmaya lazım olurdu çünkü. Öyle kullanılmayan ufak tefek şeyler de atılıverirdi sobaya. Sobalı evlerin salonlarını ortaya yaparlardı eskiden bütün odalar salona açılırdı ki, ortada yanan sobanın sıcağı dağılsın bütün evin içine diye.
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç! Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusuna râm olurduk. Kestane közlemek bütün bir gecenin mutluluğuydu. Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar... Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası vardı.
Bir kanaat vardı gerçekten o zamanlar sanırım. Hiç fazlasını istemek aklımıza gelmiyordu hatırladığım. Bir çift ayakkabımız olurdu hepimizin mevsimlik. O eskimeden alınmazdı yenisi. Biri iki yazlık bir iki de kışlık giyeceğimiz vardı. Fazlası da gerekmiyordu ki zaten.
Bir kez olsun kümesten yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında, boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için biz ne kadar yaşlanmışız.
Biz yaşlı mıyız sahi o kadar. Bu kadar mı uzakta kaldılar o günler. Biz büyümekle meşgulken mi zaptteti bu tek dişi kalmış medeni dünya bizi. Oysa ne kadar doğal süreçlerden geldik de geçtik gibi hissediyorduk bu ana kadar.
"Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi? Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı.
Çay da kokardı, Domates de. Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu. Zam endişesi, enflasyon, işsizlik, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi... Kimin umurunda... Ne güzel cahildik.
Mutluluğun resmini çiziyorduk.
Derin bir nefes sonunda, ne güzeldi o günler.
Bu yazı 1046 kere okundu.
|