|
Bu hafta aynı yazının 1938- 1943 yılları arasında Tarhala Köyü’nde öğretmenlik yapmış olan Bünyamin Avni Altıner’in o yıllarda Soma ve Tarhala üzerine izlenimlerinin sonuncusunu sizlere aktarmaya devam edeceğim.
Bütün bu olayların Çarşı Camii’nin yanında ki eski peynir pazarında (Son zamanlarda Pazar Pazarı olarak anılan) geçtiğini hatırlatmak isterim.
“Karınca sürüsü gibi kaynaşan ve uğuldayan pazarda, herhangi bir vesile ile tanışmış yakın köylüler yol ortasında durarak, uzun müddet ayakta konuşmaktan üşenmezler.
İşte bezirgândan çıkan Emine Molla, kardeşi Ayşe Dudu ve sadıcı Fatma Molla ile seyyar satıcılarda yarayacak eşya bulunur mu diye geziyorlar. Birden karşıdan iki al mavili hazır peştamallı, kıvraklı kadın bunlara doğru yürüdü. Belli ki bunlar Kadınköylüdür.
- Kız Emine hoş geldin, yaşı uzun olsun. Maşallah maşallah durun bir eski verelim, eve varınca tütsüleyin.
- Ayol çocuğun büyümüş, getir bakalım, biraz sevelim.
Ali Bey’i kucağına alırlar.
- Ulen bu kime bakıyor, bu kim? Tüh… Maskara.
Öper, sever ve sorar.
- Dişi çıktı mı, yürüyor mu?
- Hayır.
Ağzını muayene etti ve sonra;
- Kız müjdemi isterim. Bir dişi çıkmış, bak…
- Bakam bakam, sahiden de.
- Tüh… Yazık bu kadar gündür baktım da göremedim. Gelin dondurma yiyem.
- Biz bununla kanmayız. Helva, ekmek de al. Entari de isteriz.
- Canım bize birer bilezik alsın yeter.
- Olur olur, hadin gezelim.
Gezmeye başlarlar.
- E… Biz diş buğdayına gelmek istoruz.
- O bizde yok. Soma’da muhacirlerde var. Aman deyim bir kazan buğday kaynatıyorlar, şekerleyip cevizleyip herkese dağıtıyorlar. Ondan sonra bütün mahalle o eve toplanıp deflerle, dümbeleklerle bir oynuyorlar, bir eğleniyorlar ki sormayın. Geçen yıl bizim kinin bir sadıcı vardı, çağırmışta geldik. Tıpkı düğün gibi eğlenip durdular. Buna diş buğday eğlencesi diyorlar.
- Bizde yok bu adet. Onlar eğlenceye bahane arıyorlar da ondan.
- Nasıl emekliyor mu?
- Niyetleniyor, kalkıyor, düşüveriyor. Bir türlü yere basemeyor.
Sadıcı Fatma Molla atıldı.
- Sen bunca gündür neden bana dimeyon? Kolayı var.
- Ne imiş o.
- Cuma günü sabahleyin erkenden çocuğun kuşağını bir ayağından öteki ayağına bağlar, dineltirsin. Ayakta durdurursun, kesersin. Bir de çalışkan biricezinin evinden de habersizce bir odun çalıp eve getirirsin, haftaya varmaz, düşmek huyundan vazgeçer.
- Senin çocuklar nasıl Akile?
- Büyük, kurdeşen (kaşıntı) olmuş, ne yapmalı ki?
- Fırın süngüsüne (süpürge) ata biner gibi bindirip, koşturt. Üstelik zencefil ile kelermen alıp karıştırıp sulandır ve içir. Bir şeyciğizi kalmaz.
- Ya küçük çocuk da bir huy belledi, burnunu karıştırıyor, uyumeyor.
Ayşe Dudu atıldı.
- Onu sana ben söyleyim. Başı üstünde bir böcek öldür. Onunla geçmezse, bir parça tereyağını alnına koy, buradan alıp vücudunun muhtelif yerlerine krem gibi sürüver.
- Ya bizimkine bir şey deyiverin. Uykusunda düş mü görüyor, ne oluyor. Boyna bağırıyor, söyleniyor.
- Sizin Kadınköy’ün önünden Bakırçay’ı geçer. Buradan bir diri balık tutup çocuğun burnuna sürtün. Ve sonra ölmeden tekrar suya atın.
- Ali Bey’e bezirgândan neler aldınız?
- Çocuğa ne lazımsa, ufak tefek aldık.
- Hadin güneşin altında dineldik, dikilek kaldık. Bir yere gidem, şurada köşeye oturalım.
Dondurmalar yendi, birbirleri ile gelme gitme vaatleri alındı. Vakitte öğleyi geçmişti, hepsi de köylerine gitmek üzere birbirlerinden ayrıldılar.”
Bir sonra ki haftada başka bir konuda aynı köşede buluşmak üzere saygı ve sevgilerimi sunuyor. Sağlıcakla kalın diyorum.
Bu yazı 626 kere okundu.
|