|
18 Mart Şehitler günü geliyor. Bizim millet olma bilincimizi ayakta tutan, Avustralya ve Yeni Zelanda halkını millet yapan Çanakkale savaşının 95 ‘nci onur yılı…
12 Mart günü 89. yılını kutladığımız İstiklal Marşımıza ve ay-yıldızlı nurumuza bazı haddini bilmezler hakaret etme küstahlığını gösterirken, anlatmak için sözcüklerin yetersiz kaldığı Çanakkale savunmamız batı Harp Okullarında ders olarak okutuluyor.
İstiklal marşımıza yapılan terbiyesizlik millet bağrında cezasını bulur.
Çanakkale destanını ise Egenin en faal ve en çalışkan sivil toplum kuruluşlarından biri olan Soma Muharip Gaziler Derneği coşkuyla Soma ve Balıkesir’de kutlamaya hazırlanıyor.
Bunun etkisiyle bu yazımda başımdan geçen ve hiç görmediğim bir şehit ile ilgili (ailesinin bile bilmediği) bir yaşanmışı paylaşmak istedim.
Ben 1988 Martından 1989 Martına kadar vatani görevimin bir kısmını Erzincan 1300. Ağır Bakım Tamir Fabrikasında yedek subay olarak yaptım.
Erzincan günleri benim için gurbet ve hüzün kokuyordu. Eşimden, annemden ve sevdiklerimden ayrı olmama rağmen kum fırtınalı Erzincan günlerinde rahattım ve tatil yapar gibiydim. Nöbetlerde hazır kıtayla hazır vaziyette sabahlara kadar oturuyorduk…
1988 yılının Eylül ayıydı. O gece ve gündüz nöbetçi subayıydım. Hilesiz bütün nöbetçi kulelerini dolaştım. Parola işaret sordu askerler, ardından tekmil verdiler bağıra çağıra nefessiz.
Saat kaçtı bilmiyorum ama Eczacı Asteğmen Samsunlu Mustafa zift gibi bir haber getirdi vakitli vakitsiz. Öyle bir haberdi ki sağımda solumda bulunan herkes ziftten beter karardı…
“Hainler Alpköy’ü basmış 8 şehit varmış” dedi Eczacı Asteğmen Samsunlu Mustafa… Hatta cenazelerine bile bakamamış hastanede. Hastane dediğimizde bizim fabrikanın dip komşusu. Ayrı birlik ama sınır nöbetçilerimiz bile ortak.
Ben Soma’nın şehit çocuklarıyla fani hayatlarında belki karşılaşmışımdır. Birbirimizi simâen tanıyor olabiliriz. Ama o günki şehitleri hiç görmemiştim. Kim olduklarını bile bilmiyordum.
Denizli Tavaslı Mestan Yahşi de dahil.
Bundan çok kısa bir süre önce, Fabrika doktoru Denizli Tavaslı Tabip Asteğmen Hasan Kırık, Mestan’a babasından mektup getirdiğini belirterek bana “Haydi hafta sonu beraber götürelim, gezip geliriz” dedi. Kabul ettim. Cumartesi sabah erken saatlerde sivil kıyafetlerle Erzincan tren garına gittik. Bilenler varsa; Erzincan garı 1939 depreminde ayakta kaldığından giriş kapısı yeni konuşlanan şehre göre aksi istikamettedir. Rayların üzerinden geçerek Gara ulaştık.
Alpköy’e akşama kadar yük treni de dahil tren yokmuş; Garaja gittik. Minibüs de Alpköy’den sabah gelip akşama geri dönüyormuş. Tekrar Gara döndük akşam gidecek Erzincan-Sivas treninin makinisti Karabina’yı araya araya bulduk, Rica ettik ve “Bu mektubu Alpköy’de Onbaşı Mestan Yahşi’ye ver, babasının da selamı var, özlemiş” dedik ve mektubu yolladık.
Babası sağ ise o’nu halâ özlüyordur. Oysa Mestan’ın bize cevabı bizim nizamiyenin on metre önünden geçen al bayrağa sarılı tabutu oldu!...
İhanet çeteleri Mestan’ın da aralarında bulunduğu Mehmetçiklere kıymışlardı.
Artık ne tören ne nutuklar hepsi hikâyeydi…
Bundan sonrasında yalanım veya abartım varsa askerliğini 67/3 tertip Erzincan Ağır Bakım fabrikasında yapanlar size anlatsınlar.
Ben nöbetçi subayıydım gidemedim, tören denilen o kalabalığa karışamadım.
Şehitler hastaneden alınarak on metre önümüzden geçip Erzincan merkezindeki törene götürüleceklerdi.
Cenazelerin hastaneden çıkma aşamasında, Fabrikanın tam 290 kişilik bölüğü bizim nizamiyenin dışında yol kenarında sessiz sedasız toplanıp büyük bir ağırbaşlılıkla yan yana sıraya girdi.
Benim ve diğer komutanların bakışları altında.
Ne bir emir ne bir komut ne bir talimat. Hiç kimsede çıt yok.
Biraz sonra al bayrağa sarılı ebedi canlar dizi dizi on metre önümüzden geçip giderlerken sadece dikkat diye bağırdığımı hatırlıyorum. Sanki herkes bunu bekliyordu.
İşte o anda hazırola geçip şehitlerine selam duran tam ikiyüzdoksan kişilik bölük… Hepsi 20 yaşında ana kuzusu hıçkırıklara boğuldu bölük pörçük…
Herkes ağlıyordu. Oysa bölükten hiçbir asker şehitlerin hiçbirini tanımıyordu. Hayatlarında bir kere bile karşılaşmamışlardı.
Tüm asaletleriyle on metre önümüzden geçip gerçek aleme yürüyüp gittiler.
İşte Mehmetçik buydu.
Aradan 20 yıl geçti ama paylaşmak istedim ama bugün halâ sorarım kendime.
O mektubu neden götüremedik hiç tanımadığım Denizli Tavaslı Mestan’a!...
Bu yazı 2031 kere okundu.
|