|
Ben polisi sevmezdim.
Dilediği eylemi, kendince uygun gördüğü her yerde hiç kimseler karışmadan yapabileceğini sananlara karşı polis kanun uygulayıcısı olduğundan itici gelir.
Böyle biri kendini dünyanın kurtarıcısı sanır. Doğrudur… Dünyayı kurtarmaya yönelik harekete geçmeyen, inandığı doğrularda mücadele vermeyen bir insan düşünülemez. Bazen sistem onun istediği eylemi yapmaya izin vermezse, kendine engel olarak kanun gereği sistemi koruyanı görür. Görevi düzeni sağlamak olan polis, belki inandığı ilkeleri savunan karşısındaki eylemciyle karşı karşıya gelir.
Adalet anlayışıyla dünyayı yeniden kuran Hazreti Ömer’e “Senin evinden ciğer kokuları geliyor Ey Ömer” denince “Bu gelen ciğer kokusu sizin halinize yanan benim ciğerimin kokusudur” diyerek halkının fakirliğinden kendini sorumlu tutmuştur. Halbuki kendisi çok daha fakir olan Hazreti Ömer adaleti ilke edinmişti. Sokakta başlayan adalete son noktayı koyma makamı mahkemedir. Polis ise adaleti sokaktan başlatan kurumdur.
Polisi sevmezdim dedim ya. Ben Cibali Karakolu oyununu izleyene kadar polise ısınamadım. Bunun gibi nice öykü vardır belki ama ben bu esere takıldım…
Ülkemizin en önemli tiyatro oyunlarından biri olan ve on yıllarca dolu salonlara oynamış Cibali Karakolunu çıplak gözle seyredene kadar polisi umursamadım. Oyunda çekirdekten yetişmiş alaylı bir komiser, kendine vazifeler çıkararak olayları pratik yöntemlerle çözmeye çalışır. Bunu yaparken başına gelen komik ve dramatik olayları anlatır bu oyun.
Keşke Soma’ya da sunulabilse…
İlkeler ve fikirler değişmeyebilir. Oysa bu oyunda bir replik vardır ki bütün oyunu özetler. Mesleğinin zorluğundan yakınan Komiser Cafer seyirciye yaklaşır ve: “Çocuğun doğar göremezsin, baban ölür gömemezsin” der. Emniyeti anlatan bu sözü Emniyetin girişinde bir yere yazsalar yeridir.
Kendi nikahına yetişmeye çalışırken bir yandan telsizle işini yönlendiren, doğan çocuğunu günler sonra görebilen, yakınının düğününe bittikten sonra, büyüğünün cenazesine definden sonra yetişen nice polisler vardır.
Benim hiç polis dostum olmadı. Polisin hiçbir etkinliklerine davet edilmedim ve halâ edilmiyorum. Bundan rahatsızlık da duymadım. Bunun nedeni de polisin davranış biçimiydi. Ama devletin son yıllardaki polisi, vatandaşına saygılı ve nazik yaklaşan bir polis tipidir. Bana nazik yaklaşan ve talebini kibarlıkla izah edene ben de nezaketle yaklaşırsam bu nezaket katlanarak bana geri dönecektir.
Hep kendimize istiyoruz. Haklarımıza karşılıklı saygıyla kendi kendimize çözeceğimiz nice problemi polis çözsün ve bizim istediğimiz tarzda çözsün isteriz.
Trafikte bile “hemen 2 dakikadır” işimiz. Park eder çeker gideriz.
Karşımızda üniformanın içine sıkışmış, Türk geleneğine uygun katı bir disipline maruz kalmış bir polisin iç dünyasında kim bilir ne fırtınalar kopuyordur. Bunu düşünmek, benimle birlikte aynı günlük hayatın içinde yaşadığını bilmek bile çok önemli bir empatidir.
Bütün bunların yanında polis profesyonelleşmesini henüz tamamlayamamıştır. Örneğin mesai saati kavramını yerleştirememiştir. Zorunlu istirahatini bile kendine haram gören bir polisin hayata direnmesi çok güçtür. Çünkü o’nun için ulu emre itaat esastır.
Bir Kurum 165 yıldır varsa ve sürekli geliştirilmesi düşünülüyorsa bu çağdaş dünyanın getirisidir.
Bu mesleği sevmeyen, sevmemeye devam etmeden önce empatiyi kurup bir kez daha düşünmelidir. Hani eğri otur doğru konuş derler ya ! Bizim yaşadığımız geçim sıkıntısı sadece bize özgüymüş gibi davranmak bize yakışmaz. Bu insan da ev geçindiriyor, ekmek yiyor, su içiyor, hastalanıyor, uyuyor, kafası dalıyor, strese giriyor, çoluk çocuğa karışıyor, canı sıkılıyor, gülüyor, kızıyor, ağlıyor, hata ve yanlış yapıyor.
Yani Polis film gibi bir hayatı bir roman kahramanı gibi yaşıyor.
Yani insan.
Yani bütün iş; O’nu da insan görüp iletişimi sağlıklı kurabilmekte…
Bu yazı 1194 kere okundu.
|