|
Hep ölçüyü kaçıran halimiz vardır ya.
Övgünün de yerginin de dozunu tam ayarlayamıyoruz.
Olaylar yaşanıyor oluyor bitiyor ama sonuç ne olursa olsun tartışmaları önümüzdeki günlere hatta aylara yığıyoruz.
Sosyal paylaşım sitelerinde bile abuk subuk ipe sapa gelmez yorumların sorumsuz paylaşımların ardı arkası kesilmiyor.
Hatta özdeyiş tarzındaki bazı söylemler bile bir paylaşımda Sokrates’e, ötekinde Mevlana’ya, birinde Eflatun’a, diğerinde bilmem kime mal ediliyor.
Nitekim geçenlerde bir paylaşım pes dedirttirdi. ABD ‘de idam mahkumu birinin son sözleri-midir nedir- bir lafını Konfuçyus’a mal etmişlerdi.
Lafın mal edildiği kişi yaşıyor olsa ve bu lafı duysa “Ben bu lafı ne zaman dedim ya” diyesi gelir.
Bundan başka özgür düşünceyle hakareti birbirinden ayırmayan zihniyetler bu düşüncelere karşı işlem yapanları beraberinde getiriyor.
Komedilere konu olan “Sen benim kim olduğumu biliyor musun”a kendi kendimize prim veriyoruz.
Kendileri gibi düşünmeyeni zorda bırakmayı kendine hak olarak görüyor. İşin ilginç tarafı bu muameleye tabi olan bu durumdan şikayetçi olmuyor.
Burası Türkiye mantığını hep bu tarz işlerde kullanıyoruz zaten.
Gerçi burası Türkiye’de resmi bir makama başka birinin tavassutu olmadan asla gelinmiyor.
Bir işi icra etmek üzere o’nu mu bunu mu getirelim derken bile birilerinin tavassutu gerekiyor.
Sonra o makama gelen insanı ya olduğundan fazla abartıyoruz ya da yerin dibine batırıyoruz.
Ortası yok.
Hiçbir zaman o makam sahibiyle empati kurmuyoruz.
Eğer makam sahibi sevdiğimiz biriyse tavrımız ona hak etmediği yaşam tarzını layık görüyor. Vergilerimizden çıkan makam arabalarını, korumalarını, hizmetlilerini hakkı olarak görürken kızdığımız biriyse müsriflikle suçluyoruz.
Yani hiçbir işimizin ortası yok işte.
Bu yazı 650 kere okundu.
|