|
Bir yanda İslam dininin kutsiyetinde doğduğumuzu bize muştu gibi hatırlatan, ruhi kaynaşmayı hissettiren dini bayramlarımız var öte yanda bizi dünyalara sığdıramayan 29 Ekimimiz, 23 Nisanımız, 19 Mayısımız, 30 Ağustosumuz var. Dahası şu beldemizde destansı Cinge Cephesinin adım adım işlediği bir 13 Eylülümüz var.
Ama yokmuş gibi davranıyoruz.
Milli bayramlara sadece eğitim camiasının katılım zorunluluğuymuş gibi bakarken, diğer özel ve resmi kurumlar için sıradan bir tatil günü gibi bakıyoruz.
Bayramlar insanı duygulandırıyor. Aslında anlatmak istediklerim bunlar değil.
Geçtiğimiz günlerde üyesi olduğum bir derneğin düzenlediği Cumhuriyet balosuna katıldım. Coşkuyla bağırıp çağırmak, bayrakla marşlar söylemek için gittim.
Çünkü ihtiyacım vardı ve hınçlıydım. Al bayrak son günlerde hak etmediği muamelelere layık görülüyordu.
Heyecanla katıldığım gecede –hadi ben akıl edemedim- geceyi düzenleyenler küçük bir Türk bayrağını katılımcılara hediye edemediğinden nereye gittiğimi kavrayamadım.
Bu kavrayamayışta benim eksikliğim yok.
Klasik, kendini yenilemeyen “sayın falanca, sayın filanca, sayın şu, sayın bu”larla başlayan protokol konuşmalarını çok kimse duymadı. Sivil toplum örgütlerinin, siyasi partilerin, derneklerin, odaların temsilcilerinin pek çoğu bu hitaptan nasibini alamadı.
Çünkü yoktular!
Halbuki hepsi Cumhuriyetin eseriydiler
Katılmak ayıptı sanki. Ya bir gören olursa gibiydi.
Gecede “Mustafa ile Latife’nin düğünü” ve “Pasta merasiminden sonra geleneksel takı merasimi vardır” anonsunu bekleyen davetliler gibiydik. Takı yapılacak gidilecekti. Nitekim öyle oldu.
Ben bir 23 Nisanı Ankara’da, 2 Cumhuriyet kutlamasını da İstanbul Boğaz’da oğlumla bağıra çağıra marşlar söyleyerek kutladım.
O bayramlar Buralara gelmemiş.
Bayramlarda ay-yıldızlı al bayrağı coşkuyla dalgalandırmak, rutinin dışına çıkarak caddeleri sokakları el birliğiyle gelincik tarlalarına benzetmek bu kadar zor galiba…
Neyse; Bayramlarınız kutlu olsun!…
Bu yazı 659 kere okundu.
|