|
Mustafa Kemal fiziken sağ olsaydı günümüzde yaşananlara bakıp “Ben nerde hata yaptım?” der miydi acaba?.
Ya da yaşanan süreci biz mi hata olarak değerlendiriyoruz
Cumhuriyetimizin ilk kurulduğu yılları bizzat yaşamadığımız için, bu yıllardaki toplumsal yapımızı anılardan ve kitaplardan takip edebiliyoruz. Osmanlı olmayı tarihinde bırakan Türk milleti lidersever yapısının etkisiyle büyük kurtarıcıyı bağrına basınca tarihte eşine benzerine rastlanmamış yeni bir ülkü kurmayı başardı. Yüzde 13 ‘ü okuma yazma bilen bir halk, hayatına batının hayal edemeyeceği yenilikleri kurguladı.
Batı o tarihlerde teknolojik olarak ulaşılmayacak sanılan bir yerdeydi. Oysa günümüzde batının ulaşılmaz olduğunu sanmıyorum. Ben hiç yurt dışına çıkmadım ve çıkmadığım için eksiklik duymadım. Ama batı milletlerinin ruhsal ve teknolojik yapısının Türkiye’den çok ilerde olmadığını biliyorum. Öyle her şeyi gözde büyütüp Türkiye’yi geri görmemek lazım. Türkiye Potansiyeli olan bir memleket bence.
1920 ‘lerin koşullarında ya ayrıştırmalar yoktu ya da fark edilmeyecek kadar geri plândaydı sanki. O günün koşullarında toplumumuzda siyasi bir tahammülsüzlük var mıydı acaba? Ya da günümüzdeki siyasi geçimsizlik o günlere nazaran daha mı ileride sizce?
Halbuki kardeşçe yaşamak varken demokrasiyle idare edilen tek İslam ülkesi olmanın ayrıcalığını yaşamakta zorlanıyoruz. Yaklaşık yüz yıl önce bir savaştan çıkıp diğer savaşa atılan ve 88 yıldır Kıbrıs hariç savaş ortamını yaşamayan milletimiz bugün iç ihanetlerin getirdiği sıkıntılarla boğuşuyor.
Bu sıkıntılar inadına büyüyen bir hoşgörüsüzlüğü beraberinde getiriyor…
Basit bir eleştiriyi şiddetli muhalefet, sıradan övgüyü yağcılık olarak yorumluyoruz. Aynı fikri savunmadığın bir insanı eleştirince veya saygıda nezakette kusur etmeyince bu zafiyet olarak yorumlanıyor. Aşık Veysel’in “Kurt ile kuzu yan yana gezerdi fikirler başka başka olmasa” dediği gibi kimse aynı fikre yönelmek zorunda değil ki! Ayrı düşündüğüm insana kalkıp yerimi vermek beni onunla aynı düşünmeye zorlamaz. O’nu da fikren bana yaklaştırmaz. Hatta düşüncelerimizde bir değişiklik bile olmaz. Ama iki insan olarak kenetlenmiş oluruz.
Bütün bunları layıkıyla yaşayabilmenin ardında seçmen sorumluluğu yatıyor aslında. Soma gibi bir belde de kırkbeşbin seçmenin belirlediği makamları seçtiğimiz anda bu insanları yalnız bırakıyoruz. “Seçtik ve bul çaresini” denilen bu insan, insan olmanın zaaflarını hemen yanı başında buluveriyor. Akıl vermeye kalkıldığı zaman makam sahibi size itibar ederse onun adamı, reddederse muhalifi oluyorsunuz.
Ben bile “Madem seçildin yapacaksın” ya da “Yapmak için seçildin” tarzı bir yaklaşım gösteriyorum. Üstelik bu görüşümde ısrar da ediyorum. O’nun dünyasında ne fırtınalar kopuyor kimse bilmiyor.
Bu ikilem bu kadar bir zamanlar vardı ama bu kadar keskin değildi. Bu keskinlik ve hemen beklediği sonuca ulaşma isteği zannederim Türk halkının sosyolojik yapısından kaynaklanıyor.
Bu yazı 765 kere okundu.
|