|
Allah’ın verdiği ömrün bir gün biteceğini bilerek yaşayan tek canlı insanmış.
Doğada diğer canlıların yaşamak için birbirlerine saldırmaları bu ölüm korkusunu taşımamalarından kaynaklanıyor belki de. Bu durum, yani canlıların birbirine saldırmaları çelişkili bir vahşet gibi görünse de teknik ve yöntem olarak hiçbiri insanın vahşetine yaklaşamıyor. Et yiyenler doğada avladıklarını çiğ çiğ yerken biz pişirmeden yiyemediğimiz gibi yiyeceğimizi belli bir süzgeçten de geçiriyoruz.
Bizler küçücük bir yağmurda, karda fırtınada sıcacık yuvalarımıza girerek kendimizi korumaya alabiliyoruz. Ama uçsuz bucaksız doğada böyle değildir. Belgesellerde çok iyi görürüz. Fırtınalar da kopsa seller de götürse, doğada aylarca oradan oraya göç eden hayvanlar kendi doğal yapılarında kalırlar. Bu esnada üremek, karınlarını doyurmak ve günlük ihtiyaçlarını gidermek zorundadırlar. Av ararken her an av olma telaşı, bebelerin toprağa doğuşu bunun açık göstergesidir.
Hayatımıza renk ve huzur veren kuşlar olumsuz hava şartlarında tüm ürkeklikleriyle saçak altlarında dallarda bir sonraki öğünlerini beklerler. Sokak köpekleri, sokak kedileri silkinerek ıslaklıklarını kurutma çabasına girişirler ve insan artıklarından medet umarlar. Oysa yaşadığımız alanlarda hayvancıklara basit birer korunak yapmamız aslında hayvan haklarını korumak ve kollamak değil bizzat insan olmanın erdemidir.
Çetin doğa koşullarında dağlara yiyecek atmak (ki bunu İl ve İlçe Tarım Müdürlükleri zaman zaman yapıyor. Ve öyle güzel yapıyorlar ki duyunca mutlu oluyorsunuz.) Karda kışta bir köşeye buğday serpiştirmenin, yemek artıklarını uygun bir şekilde bir kenara dökmenin huzuru doyumsuzdur. Çok sıcak havalarda bir kenara içi su dolu bir tası koyduğunuzda yanınıza kuyruğunu sallayarak gelen bir köpekçiği veya kediciği seyretmek mükemmel bir hazdır.
İnsani değerlerden yoksun olan değil, insan olan bunun zevkine varır.
* * * *
Siz bu yazıyı okuduğunuz esnada Fransa belki yine Fransızlığını yapmış olacak. Yeniden boykotlar kınamalar başlayacak. Olan senin benim gibi sıradan vatandaşa olacak. Sen-ben üç gram Fransız peynirini, iki tane tava tencereyi, üç tane traş bıçağını satın almayınca tatmin olacağız. Asıl önemli olan Fransa ile milyarlarca dolar ihracat-ithalat gerçekleştiren dev firmaların bu ticari ilişkilerini gözden geçirmeleridir.
Tarihimizde bizi derin üzüntülere sevk eden etik dışı uygulamalarımız yok. Medeniyet dediğimiz yer (Avrupa mı, BM mi, modern dünya mı) her neresiyse bu Fransa’yı pis tarihiyle yüzleştiremediği sürece biz bunları hep yaşarız. Bunların Cezayir katliamı daha hafızalardan silinmedi. (İşin garip tarafı biz BM ‘de Fransa’dan yana oy kullandık)
Bunların soykırımları yeni değil. Nitekim Avrupa’da Fransa, Portekiz, İspanya, İngiltere, Belçika, Hollanda, İtalya, Danimarka, Vatikan çok yakın tarihe kadar Afrika’da az mı yerli kanı içtiler. Avrupa’nın göbeğindeki Bosna katliamı ortada.
Fransa’nın kontrolündeki Ruanda’da Liberya’da milyonlarca Afrika’lının katledildiği vahşet daha 90 ‘lı yıllarda yaşandı. Almanya geçtiğimiz yüzyıllarda bunların arasında kendine yer bulamadığı için belki lekesi büyük olmayabilir. Ortaçağda ve sonraki yüzyıllarda muhalif tavrını biraz kenara koyunca bunların arasında kendine yer edindi.
Nerden baksan uluslararası tutarsızlık. Yani benim tarihimi eleştirenin kendi mazisi tertemiz olmalı ki bana karşı söz hakkı olsun.
İçimden Fransa parlamentosuna açık bir mektup yazıp soykırım iddialarını inkâr etmek geliyor.
Bu yazı 531 kere okundu.
|