|
Yıllar önce bir İngiliz gazeteci Türklerin mizah anlayışını küçümseyen bir yazı yazınca Gırgır dergisi özellikle gençleri ayağa kaldırmış; İngiliz gazeteciyi Nasreddin Hoca, Temel, Bektaşi fıkraları ve karikatür yağmuruna tutmuştu.
Sonunda İngiliz hatasını anlamış ama özür dilerken de küçümseyen ifadelerle “Türklerin mizah anlayışı güzeldir, bir de Nasreddin Hocaları var” gibilerden bir özür yazısı yazmıştı. Biz de özürün ardındaki ince alayı fark etmezcesine istediğimiz cevabı almıştık.
Teknik Direktör Lucescu’da “Köpekler istedi diye atlar ölmez” tarzı bir Romanya atasözünü söyleyince o’na Türkçedeki zekâ dolu ince nüktelerle yanıt vermek yerine hemen bağırıp çağırmaya kalkmıştık.
Aslında tarihe geçmiş böyle nükteler bizim kültürümüzde daha yoğun bulunmakta. Basın, işine geldiği gibi hareket ettiği için söylenen sözü söyleyene göre tasnif ediyor. Böyle ince ve nükte dolu sözleri kimi zaman tebessüm ederken kimi zaman kızgınlıkla karşılıyoruz. Bütün Türkiye’nin bildiği veya önünü söyleyince ardını getirdiği nükteli onlarca sözlerimiz var. Bunlar yerelde de var. Bir Somalı olarak Soma, Akhisar, Gördes Kırkağaç için yapılan yakıştırmaları şakayla pek çoğumuz kullanırız.
Daha dün vilayet yapılan Yalova’nın kaymakamlığından bahsederken hangimizin yüzünde tebessüm oluşmuyordu ki?
Siyasi literatürümüze giren “Benzin vaa’dı da biz mi içtik”; “Vaa’sa va’dır yoğsa yokdur” sözleri; “Urfada Oxford vardı da biz mi gitmedik” gibi eğitim kadersizliğini anlatan ya da yapacağı bir işi iki eliyle beceremediğini anlatan veciz (!) sözlerle doludur kültürümüz. Bunlar gibi daha niceleri…
Bunlara nereden geldik?
Bir haftadır Soma’da yaşanan minibüs krizi yüzünden…
Ne alâka?
Bu sorun ben bu yazıyı yayımladığım saatlerde inşallah çözüme kavuşur. Ben de yazsam olmaz yazmasam olmaz ikilemini böyle aşarım. Sonuçta ortada cİddi bir konu var.
Veciz sözlerle bağlantısına gelince;
Benim gibi en az beş-altı bin kişinin yararlandığı (ya da en az beş-altı bin kişinin mağdur olduğu) minibüs karmaşasını nasıl çözdürürüz diye kendi aramızda münazara ederken, içimizden biri olan ve yanımızda iken mangalda kül bırakmayan bir kardeşimiz, yetkilinin yanında (Nasreddin Hoca’nın Timur’dan istediği filler gibi) “Aslında haklısınız, büyük şehirlerde bu böyle yürüyor; Biz de alışmalıyız“ deyince, içimden o’na devenin dikenden hoşlandığı yönündeki veciz sözü söylemek geldi.
Sonuç: Nasreddin Hoca’nın “Sen de haklısın” mantığı…
Bu olayda, hem Soma hem Turgutalp minibüs esnafı haklı. Onlarca aileye ekmek kapısı olmuş ama çok insanın üzerinde gözü olan ranta açık bir işleri var. Bir kesimi Yüzbinin üstünde bedel ödeyerek sahip oldukları araçlarının taksitlerini çıkarma gayretindeler. Buna nazaran mücavir alan dışına çıktıkları zaman birkaç aylık kazançlarını devlete ceza olarak ödeme zorluğuyla karşı karşıya kalan bir kesim var.
Her iki taraftan da beni ziyaret eden kardeşlerim oldu. Her ikisi de kendi açılarından bakınca kendilerini haklı görüyor ama her ikisinin de haklı yanları var.
Belediye Başkanları haklı. Ellerinde değiştirmeye muktedir olmadıkları, uygulamaları gereken yönetmelikler, hangi kriterlere göre hazırlandığı pek belli olmayan raporları var.
Ben de haklıyım.
Benim gibi Turgutalp’in hattını kullanmak zorunda olan 5 binin üzerinde insan da haklı. Bunun hastası var, yaşlısı var. Pazara gideni, öğrencisi, işe gideni, çalışan kadını var. Ama bu 5 binin üstündeki mağdura sen haksızsın muamelesi yapılıyor.
Yetkililer ben bunu yazana kadar çözüme kavuştururlar belki. Dengeleri gözeterek iyi bir şekilde kavuştursunlar dilerim. Zaten bunu okuduğunuz anda sonuçlanmış de olabilir. Çünkü gelişmeler de bu yönde.
Bu yazı 683 kere okundu.
|