|
- Hem de ne salgın. İnsanlar telefonlarının G leri kadar övünüyorlar.
- Ne g si?
- Nesil.
- 3G?
- Üçüncü nesil.
- Hangi arada üç nesil olmuşlar? Biz hâlâ eski cilt, eski dikiş.
- Evet, arkadaşlar, telefon çoğu insanın oyuncağı olmuş.
Şiki araya girdi:
- Ne yani insanlar birbirleriyle konuşmasın mı?
- Şiki, bu konular senin romantik dünyanı aşar. Hem sadece konuşma değil ki. Günde iki bin mesaj çekenler var, dedi Romki.
- İki binnn! diye bir uğutu dolandı rafların arasında, demek herkes yazar oldu ha!
- Mesajların yarısı soru işareti, yarısı parantez. Büyük bir kısmı da ters parantez.
- O ne?
- Üzüntü.
- Arkadaşlar, dedi Anki, “Gördüğünüz gibi dışarı giden arkadaşlarımız birçok insanın bizim dışımızda ilgi alanları olduğunu söylüyorlar. Cep telefonu, bilgisayar, televizyon... Bize olan ilgileri de Dedki’nin anlattığı taranma hikayeleri. Bilgisayar bir kara delik gibi tüm dünyayı kendine çekiyor. Emin olun yakında bilgisayar belleğini boylayacağız. Bu yüzden sayfalarımızı çabuk tutmalıyız.
- Ne yapabiliriz ki, dedi Şiki.
- Tartışmalı, konuşmalı, çözümler bulamak için araştırmalıyız. İnsanların zihin haritalarındaki eski yerimizi geri almalıyız. Orası bizim vatanımız.
- Haklısın dedi Şiki, peki nereden başlayacağız?
- Senin başkanlığında bir toplantı yapalım Anki, diye araya girdi Dedki.
- Olabilir dedi Anki.
- Nerede, dedi Romki.
- Kütüphanemizin toplantı salonunda.
- Ne zaman?
- Bu akşam.
- Saat kaçta diye uğuldaştı kitaplar.
- Görevli memur gider gitmez, dedi Anki. Şimdi susacağız ve o saate kadar neler yapabileceğimizi düşüneceğiz. Sorunumuzu tekrar ediyorum: Okunmamak-taranmak.
- Anlaşıldı, dedi tüm kitaplar.
Sonra bir sessizlik oldu. Görevli masasında oturuyordu. Salondaki onlarca masa boştu. Görevli böyle zamanlarda klasik müzik açıyordu. Bu müzik, kitapların da rahatlamasını sağlıyordu. Kitapların içlerinden yazılar geçiriyordu. Anki kendi kendine: “İçimde bu kadar madde başlığı var. Biliyorum romanlar gibi okunacak halim yok. Bana ayda yılda bir başvurulmasına alışığım. Romkilere, Dedkilere, Şikilere acıyorum. Ancak bu kadar kitabız, bir çıkış yolu bulacağız!”
Dedki de bir köşedeydi. Yakasını kaldırmış, bir dedektif edasıyla arkadaşlarını süzüyordu. Birden o da içinden konuşmaya başladı: “Suçlu kim acaba? Okullar, anneler, babalar, öğretmenler, yazarlar... Evet evet, yazarlar mı yoksa? Onlar çağa uygun kitap yazamadı da okurlar cbt (cep telefonu, bilgisayar, televizyon) ye mi kaçtılar? Yok eğer yazarlar değilse suç okurlarda mı? Her şeyi hazır bulmaya alıştılar da kitap başında saatler geçirmek zor mu geliyor? Bu insanlar Afrika’daki zayıf, bir deri bir kemik kalmış insanları görünce ne kadar üzülüyorlar. Kendi iç dünyalarının o insanlardan daha zayıf olduğunu nasıl göremiyorlar. Bu işin suçlusunu bulmalıyım, bulmalıyım!” diyerek daldı gitti.
Roman kitabı Romki de diğerleri gibi klasik müziğin etkisine kapıldı. İçinden konuşmaya başladı. “İnsanlar... Güzelim insanlar... Sayfalarımı açtım hayatlarınıza. Sayfalarımda çoğaldı yaşamlar. Bir ömrünüze karşılık bin ömür sundum size. Şimdi çok güzel bir hayat yaşıyorsunuz da ondan mı koptunuz benden? Ama yok öyle değil. Yollarda gördüm sizi, yüzlerinizden mutsuzluk akıyordu.”
Bu arada sağlık kitabı Sağki de dalıp gitti. Konuşma sırası ona gelmiş gibiydi. O da içinden geçen sözcükleri ortaya koyuverdi. Söz arasında ‘her işin başı sağlık’ diyen insanların sağlık kitabı olarak bizi hatırlamaması ne tuhaf! Hız onların belleklerini de aşındırıyor. Reklamlar bile ‘anı’ yaşa diyor. Bu ortamda kimse kitapları açıp ta saatleri, günleri yaşamak istemiyor. ‘Anı’ yaşa da hangi düşle, hangi birikimle, hangi hayal gücüyle... Anı yaşa demek, sunulanı tüket demekse bu ne kadar sağlıklı? Başka bir deyişle öyle bir tüket ki yaşadığını hisset...
Piski de kısa sürede ortama uyum sağladı. O da arkadaşları gibi işe yarar bir şeyler düşünmeye çalıştı. “İnsanlar… İyi tanıyorum sizi. Ağlayan, öfkelenen, sıkılan, masanın kenarlarını sıkıntı ve stresle tırmalayan, tırnaklarını kemiren, televizyon karşısında kendinden geçen... Büyükleriniz geçim, gençleriniz birbirini seçim derdinde. İşte bu raflar dolusu arkadaşlar sizde bir dert daha yaratmak istiyorlar: okuma derdi. Aslında okumayı dert haline getirmeliyiz insanlarda, okumamayı eksiklik... İşte bu!” dedi Piski. “İşte bu konu üzerinde duracağım toplantıda.”
Kütüphanede raflar boyunca düşünceler uçuşuyordu. Sanki kütüphaneye bir arı girmiş de oradan oraya vızıldıyordu. Bu halde zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Bir de baktılar ki görevli kadın onlara iyi akşamlar demek için rafların arasına girmiş:
- Gördünüz yavrularım, dedi kadın. “İşte bir iki kişi kitap almaya geldi. Yakında onlar da gelmez. Ben emekli olurum, kapıya da bir kilit, tamamdır. Her şey çözülür.
Kadın diğer günlere göre daha karamsardı. Kitaplardaysa coşku vardı. Hepsi biraz sonra yapılacak toplantıyı bekliyordu. Kadınsa konuştu da konuştu. Ardından kapıyı çekip gitti.
Ortalık sessizleşti. Güneşin loş ışıkları beyaz bulutların arasından süzülüp kütüphaneye doluyordu. Kitaplar kadının çıkmasıyla birlikte doğruca toplantı salonunun yolunu tuttular:
Anki:
- Arkadaşlar lütfen sakin. Kimse rafının yerini unutmasın! Geri dönünce bir de o işle uğraşmayalım.
Kitaplar nehre atlayan çocuklar gibi raflardan aşağı atladılar. Ciltlerine yaslana yaslana toplantı salonuna doğru ilerlediler.
On sekizinci Bölümün Sonu
Bu yazı 242 kere okundu.
|