|
Cumhuriyet okulundan yukarı doğru çıkıyordu. Sokağın başında gökyüzüne bakan iki çocukla karşılaştı. Bastonuna yaslandı, başını kaldırdı. Kurşuni bulutlar altında uçuşan güvercinleri gördü. Yeniden çocuklara baktı. Bir tanesi, tırnaklarını kemiriyordu. “Güvercin uçuruyorlar herhalde.” Diye düşünerek yoluna devam etti. Köşeyi dönmüştü ki bir grup çocuk daha gördü. Onlar da gökyüzüne bakıyorlardı. Yeniden bastonuna yaslandı. “Takla atan kuşları mı izliyorlar acaba?” Diye geçirdi içinden. Kasketini geriye kaydırıp başını kaldırdı. Güvercinlerin takla attığı falan yoktu. Oradan oraya savruluyorlardı. Çocuklara kulak verdi:
“Hadi be! Tüh, yine olmadı.”
İşte o zaman güvercinlere saldıran şahini gördü. Buradaki çocuklar az ötede tırnaklarını kemiren çocuğun aksine şahinden yanaydılar.
Neler döndüğünü anlamıştı. Yırtıcı kuş, önce açıktan uçup yükseliyor sonra gözüne kestirdiğine saldırıyordu.
Yaşlı adam çakıldı kaldı. Çocukluğuna gitti düşünceleri. Kendisi de güvercin beslemişti. O zamanki şahinlerin mermi gibi dalışını, arkadaşının güvercini Arap’ı göğsünden yaralayışını, Arap’ın ekin tarlasına düşüşünü, onu öylece bulmalarını anımsadı. İncecik derisinden tutup yarasını dikmelerini, güvercinin iyileşmesini... Nihayet onu gökyüzü ile buluşturmalarını yaşadı yeniden.
Sesler rahat bırakmadı. Yeniden sokağa döndü. Çocuklar şahinin her dalışında “oley” diye bağırıyorlardı. Gökyüzü can pazarıydı. Az ötelerine bir güvercin düştü. Sersemliğinden kurtulunca saçağa sığındı. Şimdi havada bir şahin bir de güvercin kalmıştı. Yırtıcı kuş, son bir saldırı için kendini toparladı. Güvercin, kaçacak delik arayan fare gibiydi. Yaşamak için çırpınıyordu. Çocuklar çılgına dönmüştü.
Sokak boyunca süzülüp gitti yaşlı adam. Çocukların sesi peşinden geldi. “Hey be! Yaşasın!” Başını kaldırdı. Şahinin pençesindeki güvercini gördü. Önce bir çırpınış, sonra hareketsizlik... Kendi kendine mırıldandı yaşlı adam, “Hey canına yandığımın dünyası, ikisi de kuş; kuş amma birinin pençesi diğerinin göğsünde...”
Bu yazı 222 kere okundu.
|