|
Evden çıktı. Kaskını taktı. Bisikletine bindi. Dışarısı bahar, sokakta hanımeli kokusu. Tozlu yolları ardında bırakarak ilerledi. İşte şimdi şehir dışındaydı.
Sakinlik, kuş sesleri, çam ağaçları, gelincikler...
Bugün daha evden çıkarken kafaya koymuştu, Kozluören’e varacaktı. Bir saat erken çıkmıştı ne de olsa. Dönüp güneşe baktı: “Birazdan çıkar buluttan, aldanmamak lazım.” diyerek yüklendi pedallara. Evciler köyünün yanından geçip yolu doğrultunca bir dere çıkıverdi karşısına. Vadide serinlik, kavaklarda avarelik, çınarlarda bilgelik.
Asıldı pedallara. Güneş, dağların ardındaydı şimdi. Eski sellerin izleri, gecekondu çamaşırları gibi asılı duruyordu ağaç gövdelerinde. Sağda solda şelale uğultuları...
Tek tük arabalar gelip geçti yanından. Yol yokuş. Tıkandı nefesi.
Karşıdan bir adam yaklaştı sözüyle birlikte:
“Hemşerim nereye?”
“Kozluören’e.”
“Kimi göreceksin orada?”
“Kozluören’i.”
Adam ‘Allah akıl fikir versin.’ diyerek ilerledi. Bisikletli duymadı onu. Duyacak hali de yoktu. Bir tepe, iki tepe... İniş, dönüş, yokuş... “Böyle bir köy yok her halde” diye geçirdi içinden.
Yanındaki yamaçta bir hışırtı. “Domuz!” diye mırıldandı. Döndü, baktı. Uçurumda keçiler... Bir tanesi, tırnağını uçuruma saplamış uzanıyor önündeki ota. Bisikletlinin aklına: “Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur.” sözü geldi. Karşısında bir çoban belirdi:
“Düşecekler.” dedi heyecanla. “Yazık hayvanlara”
“Keçi düşmez.” dedi çoban.
“Hiç mi düştüğü olmadı.”
“Keçi düşmez; ama koyunlardan biri düşse diğerlerinin düşeceği yoksa bile atlayıverir.”
Sürüler, köylerin deniz fenerleridir. Köşeyi dönünce karşısına çıktı Kozluören. Güneşli bir aydınlıkta parlıyordu evler. Onca yoldan sonra kendi köyünü görmüş gibi sevindi. “Ha gayret!” deyip sardırdı rampaya. Son dirsekten dönünce içindeki çarpıntı arttı. İndi bisikletten. Soldaki çeşmede soluklandı. “Her köyün kahvesi vardır.” diyerek ilerledi. Meydanda bir yapı, önünde birkaç genç:
“Kahve burası mı?”
“Burası ya.” deyip sustu oradakiler. Sonra soru yağmuru:
“Kimsin, nesin, nereden gelirsin?”
“Çay var mı?” dedi bisikletli.
“Yok, daha demlemedik.”
Çay içenleri gösterip:
“Onlar içiyor ya.”
“O kuşburnu?”
“Bana da ondan ver.”
Karanlık çöktü çökecek. Dönüş yolunu düşündü adam. Kahvedekiler cesaret verdi: “Salınıverirsin yokuştan, ne olacak!”
Salınıverdi yokuştan. Derenin şırıltısını da baharın kokusunu da duymaz oldu. Her hışırtı bir domuz, her ağaç gövdesi bir avcı. O kaçıyor karanlık kovalıyor.
“Ya teker patlarsa! Domuz çıkarsa!” diye diye ilerledi. Soma göründü, görünecek derken bir köpek hırladı karanlıkta. Çevirdi başını bisikletli. Parlak, sivri dişler gördü. Can havli ile yüklendi pedallara. Epey sürdü yarış. Bir yerde tıkandı köpek. Ortalık sakinleşti. Başını kaldırdı bisikletli, karşıda ışıklı bir panayır: Soma. Rahatladı. Ne toz geldi aklına, ne duman. Kozluören’e varmış olmanın rahatlığı ile iki ekmek alıp evine girdi sağ salim.
Bu yazı 296 kere okundu.
|