|
Dar, gölgeli bir sokak. Öğle sessizliği. Bir adam yokuş çıkıyor. Bir aileye uğraması gerek. Nefesi tıkanınca duvar dibine çekiliyor. Yokuşun dilinden anlayanlar gelip geçiyor. İyice yaslanıyor duvara. Geçenlerden biri süzüyor onu:
“Hayırdır hocam, bir şey mi oldu?”
“Tıkandım da…”
“Alışkın değilsin ondan, bak bana…” deyip keçi gibi tırmanıyor adam.
Toparlanıyor yabancı. Bir adım atınca geliyor arkası. Ayakları yolda, gözleri yol kıyısında. Kırmızı çiçekli nar ağaçları, asmalar, sarmaşıklar... Kökleri yağmur görünce patlatıvermiş kayaları. Hemen ötede bir gelincik. O da kaya çatlağında.
Yürüdü adam. Çukur bir avlunun önünde şimdi. Avlu demek yanlış. Avuçiçi.
Ev sahibi aile çıkıyor. On cümlenin dokuzu dert. Elektrik borcu, su borcu, çocuklar, yokluk… Çocuklara bakıyor yabancı. Kıvırcık saçlar, çıplak ayaklar; dizlerde beton yaraları, gözlerde merak, burunlarda sümük…
Adam sadece dinliyor. Çocuklar sırnaşık kediler gibi ayaklarına dolanıyor. Bir tanesi kırağıda kalmış gibi öksürüyor.
“Doktor?” diyor yabancı.
“Abe sen söyle ne yapayım! Gittim dün. Yeşil kartın süresi dolmuş, olmuş kırmızı kart!”
Gülemiyor yabancı. Etrafı süzmeye devam ediyor. Leğenin başında bir kadın, duvarda yeni yıkanmış halılar, kilimler, sokakta müzik sesleri. Ötelerde Klarnet çalıyor birisi…
O sıra içerden bir çocuk çıkıyor. Hızla giyiyor ayakkabılarını. Telaşlı. Bir elinde sapan var, öteki eli yumruk. Tam yanından geçerken sesleniyor yabancı:
“Hiç kuş vurdun mu?”
Çocuk yanıt vermiyor. Yumruk olan elini açıyor. Avucunda kavrulmuş bir serçe. Yağlı. Parlak. İncecik ayakları, tüysüz kanatları kapkara…
Elini yeniden yumruk yapıyor çocuk. Koşarak gidiyor. Sokakta serçe tüyleri havalanıyor, dallarda serçeler.
Tekrar aileye dönüyor yabancı:
“İş yok mu aşağıda?”
“Abe hocam, ne diyelim? Bize tepeden bakarlar aşağıda.”
“Üzmüyor mu sizi bu.”
“Neyine üzülelim be hocam. Alıştık”
Bakışları aşağıdaki şehre yöneliyor:
“Hem baksana! Şehir aşağıda, bizim mahalle yukarda, esas kim kime tepeden bakar?”
Yabancının bakışları da aşağıya yöneldi. Apartmanlar, santral bacaları, caddeler... Hepsi küçücük göründü gözüne.
Dönüş yolunda şimdi. Yokuş iniyor. Omuzları daha da çökmüş. Cepleri boş bir halde aşağı inenleri düşünüyor. Düşündükçe şu cümle dönüyor kafasında: “Hey gidi Karamanlı! Bunca dert omuzdayken, cepte para pul iken. İnmek mi zor çıkmak mı senin yokuşlarından?”
Bu yazı 300 kere okundu.
|