|
Bazı şeyler vardır, hiç olmayacak sanırız. Ama olur. Tarzan da gençti bir zamanlar. Akla mı gelirdi onun da yaşlanacağı. Günü gelip öleceği. Biz çocuktuk, o delikanlı. Düşünmezdik yaşlılık ölüm diye bir şeylerin varlığını. Ağaçtan atladı mı aslanı bıçaklardı. Yamyamları bir görmesin üstüne saldırırdı. Uçurumun tepesinden nehre atladı mı timsahlar kaçacak delik arardı.” böyle başlıyor Oktay Akbal’ın “Tarzan Öldü” kitabı. İlk baskısı 1969 yılında yapılmış. Geçen gün okudum, bitirdim hepsini.
Ertesi gündü. Manisa’daydık. Dar yollardan geçerek şehrin dışına çıktık. Önümüzde pempe pembe zakkumlar, dere yatakları, kamelyalar, piknik masaları. Çocuklarımın ellerinden tutmuş bir halde keçi yolundan ilerliyoruz. Hava sıcak. Gölgelerdeki masalar insanlarla dolu. Onlar da şehir kaçkını. Tepeyi aşınca karşımıza bir gölet çıkıyor. Buraya ismini veren su birikintisi. Küçük oğlum şaşkın:
“Baba, bu su neden yeşil?”
Durmuş, yosunlanmış, kokuşmuş, pislikten, çöpten bu hale gelmiş, diyemiyorum. O üsteliyor:
“Neden bu su yeşil?”
“Bu su yeşil.” diyorum, yanıtmış gibi.
Bir gölge bulup oturuyoruz. Yanımızda iki arkadaşımız daha var. Biriyle bugün tanıştık. Ortak arkadaşım epey söz etmişti ondan. “Gittiği yerde durmaz çöp toplar, etrafı gezer, her yaz bir yerlere yürür. Geçen yıl da Edirne’ye yürüdü.” demişti. Dediği gibi de oldu. Gelir gelmez başladı mesaiye. Gölet etrafından iki çuval çöp topladı. Yetmedi. Eline bir değnek aldı, suyun içinden de yosunlu pet bardaklar, poşetler, karpuz kabukları çıkardı. Göletin etrafını dört döndü. Onu elinde odunla görenler ortalıktan çekildi. Yardımdan mı kaçtılar korktular mı anlayamadım.
Epey dolandık orada. Kaynak süsü verilmiş çeşmede yüzümüzü yıkadık. Fotoğraf çekildik. Bir ara yanımızda soluklandı çevreci arkadaşımız. İnsanlara küsmüş. Kızmış. Etrafıma bakıyorum. Herkes onu aklı çıkarmak istercesine çöpleri savuruyor ortalığa. Çocukların meraklı bakışları eşliğinde lafladık yeni arkadaşımızla:
“Yazma Hocam!” diyor kesin bir dille. “Yazma! Neyi değiştireceksin.”
“Öyle demeyin, bir ucundan tutmak gerek?”
“Millet ipinden boşalmış hocam, neyi tutuyorsun? Okuyup da değişen kim var şu günde?”
Bunun gibi daha nice cümle. Onda küskünlük, bende aksi örnekler bulma çabası...
Dönüş vakti geldi. Yeniden keçi yolundayız. Yokuş çıkıyoruz. Arkama bakıyorum. Gölet yeşil; etraf temiz. Tertemiz. Bir adım daha atıyorum. Bir yığın badem kabuğu. Bizden öncekilerin keyif artığı. Yan taraf uçurum. Çocukları bırakmak olmaz. Bu da benim bahanem. İlerliyorum toplamadan kabukları. Arkadaşımız geliyor arkadan. O da görecek. Artacak öfkesi. Biniyoruz arabaya.
Şimdi Soma’dayım. Evde. Arkadaşım her ne kadar yazma dese de oturup yazıyorum bu yazıyı. Yazarken de “Tarzan Öldü” öyküsünden birkaç cümle düşüyor aklıma: “Hepimiz öldük. Öldüğümüzü anlamadan. Tarzanlar, Janeler…”
Bizden bir şeyler geçmiş olabilir; ama nasıl inanırım Tarzan’ın öldüğüne? Ben onu gördüm. Konuştum. Çayını içtim. Sözünü dinlemedim, bu yazıyı yazdım. Tarzan yaşıyor. Manisa’da. Tek satır yazmadan ne çok şey anlatıyor insana Tarzanca.
Bu yazı 231 kere okundu.
|