|
Yoldaydı. Edremit’e gidiyordu. Harta’yı geçince bir siste buldu kendini. Sis demek yanlış, kum fırtınası. Arap çöllerinde geçirdiği günler geldi aklına. “Hayret!” dedi. “Bunca tozu nerden bulmuşlar?”
Hırslı arabalar fırtına gibi geçti yanından. Mıcır yağmuru eklendi sise. O da yüklendi gaza. Bakır önlerinde dindi fırtına. Her yer günlük güneşlik. Açtı camları. Temiz havayı doldurdu ciğerlerine. “O neydi öyle?” diyerek tozları silkeledi üzerinden. Kırkağaç altlarında bir türküye başladı. “Beyaz giyme söz olur, siyah giyme toz olur...” Az önce inşaat halindeki yolu düşündü. Kesti türküyü. “Ne giyersen giy, bu toz seni bulur kardeşim!” deyip geride bıraktı Kırkağaç jandarma alayını.
Dönemeçten kıvrılınca gözlerini büyüttü: “Koskoca dağı sökmüşler. Ee kömür memleketi! Adamlar dağların yerini değiştirmeye alışmışlar.” diyerek ilerledi. Vargellere gelmişti ki sis yine çöktü. Telaşla kapattı camları. “Yahu onca dağı delen, düz ovada yolu şaşmış.” diye söylenerek geçti dolambaçtan.
Yürüdü. Yürüdükçe sis kalktı: “Oh!”
Soma’dan ayrılıyordu ki aklına Turgutalp Kasabası geldi. Hemen sola saptı. Kasabaya girer girmez su sesleri gelmeye başladı. Arabasını park etti. İyice arttı uğultu. Telefonunu çıkardı. Su sesini kaydetti bir süre. Sonra lokantaya uğradı. Kuru fasulye yedi. Çıktı. İki simit alırken uyardı bakkal:
“Abi onlar bayat.”
“Sorun değil, balıklara atacağım.”
Etrafına bakındı. Kaldırımların, caddelerin yenilendiğini fark etti. Kuru fasulyecinin önünde son model arabaları görünce: “Buranın kuru fasulyesi, göletinden çok biliniyor.” diye geçirdi içinden.
Yürüdü. Yapıların arkasına gizlenmiş gölete geldi. Aile çay bahçesinde, gölet kıyısında bir masaya oturdu. Bir çay söyledi kendine. Simitten parçalar koparıp balıklara attı. Balıklar birbirine girdi. İstemeden başlatmış oldu ekmek kavgasını. O ara iki beyaz ördek geldi. Onlar da katıldı kavgaya. Bir balık inatçı çıktı. Ördeğin lokmasını alacak oldu. Ördek, ağzındaki ekmekle bir yuttu balığı. Simitler bitince duruldu su. Bitti ekmek kavgası.
Yabancı, çayından bir yudum aldı. Başka şehirlerde taşıma suyla oluşturulan göletleri düşündü. Yosunlu, yeşil, kokuşmuş göletleri... Sonra burada uğuldayarak akan gümüşi suya baktı. Yan bahçeye yöneldi bakışları. Bahçe kazılmış. İnşaat var. “Peyzajcısını mı bekliyor, harita mühendisini mi, dozeri mi?” diye geçirdi içinden. Canı sıkıldı.
Gölete döndü yüzünü. İçinde mırıltı vardı: “Salihli’den, Akhisar’dan, Kırkağaç’tan, bilmem nerden gelip elli metredeki ötedeki transit yoldan geçerek sahil kentlerine giden insanlar neden burada soluklanmazlar ki?”
Yan masadan bir konuşma geldi kulağına.
“Yirmi senedir Soma’dayım, burasını ilk defa görüyorum.”
Gülümsedi.
“Bu şehirde yaşayanlardan bile gizlenmiş bu gölet! Transit gelip geçenler ne bilsin!”
Dalgın dalgın bakındı. Mavi alevden ışıklar yakamozlanıyordu gölette. Gökyüzündeki kızıllık yangına dönüşmüştü. Kırlangıçlar pervane gibi dalıyordu ateşin ortasına. Sonra küçük gagalarıyla bir yudum su.
Not defterini çıkardı. Bir şiire başladı. Yazdı, bitirdi. “İlham perisi de geleceği yeri biliyor!” diyerek gülümsedi.
Kalktı. Arabasına bindi. Yola koyuldu.
Daha az önce tozun, sisin içinden söylene söylene geçmişken üzerindeki ferahlığa şaştı. Yeni bir şiir dönmeye başladı kafasında. İlk dizesi: Toz, duman, kül karası... Son dizesi: Turgutalp’te çay molası.
Bu yazı 479 kere okundu.
|