|
Güneş üç adam boyu yükselmişti. Temmuz sıcağı daha şimdiden ortalığı kavuruyordu. Yol kıyısında cırcır böcekleri çıldırıyordu. Vasfi dayı, sırtında çuvalla ilerliyordu. Kasabaya gidiyordu. Pazara. Bir saattir yoldaydı. Eşeği kışı çıkaramamıştı. Cevizler, zeytinler, zeytinyağları sırtındaki çuvaldaydı.
İnatçıydı Vasfi dayı. Şimdi bu yükleri taşırken bir katırı andırıyordu. Sevmediği bir komşusu sabah bahçe duvarından:
“Vasfi dayı! Pazara gidiyorsan yükünü traktöre alayım!” diye ünlese de:
“Kendim giderim.” demişti. “Sağol!” Ardından kendi kendine: “Geçme namert köprüsünden/ Ko aparsın su seni!” diye söylenmişti.
Kahvaltısını yapıp da yükünü hazır ettiğinde eliyle şöyle bir tarttı çuvalı: “En az yirmi kilo!” dedi. Hiç şaşmazdı tahminleri. Köydeki herkes bunu bilirdi. Bu yüzden onu buğday tarlasının kıyısına götürüp, hasadın ne kadar olacağını soranlar bile olurdu. Vasfi dayı, seksen teneke derse seksen bir çıktığı olmazdı. Bir kadın çocuğu ile yanından mı geçiyor:
“Vasfi dayı, yoklayıver şunu! Bakalım kilosu kaç oldu.” derdi.
Vasfi dayı bildik bir hareketle yoklardı çocuğu:
“Hıım.... On sekiz.”
“Geçen ay on altı demiştin.”
“İyi ya, iki kilo almış.”
Daha bunun gibi nice örnek. Şimdi sırtındaki yük her adımda ağırlaşıyordu. Şöyle bir yoklasa bir ton diyecekti belki de. Yürüdü, yürüdü... İyice tıkandı. Boştaki koluyla yüzündeki teri sildi. Yandaki gölgeye ilişti gözü:
“Vallahi isterse pazarda hiç yer kalmasın, şuracıkta azıcık dinleneceğim.”
Şuracık dediği yer: bir tulumba, bir salkım söğüt, bir oturak.
Çuvalı yere bıraktı. Sırtı boydan boya terdi. Tulumbayı çekerken bir serinlik geçti sırtından. Yüzünü yıkadı, elini tulumbaya dayayıp su içti. Uzakta kasabanın kırmızı kiremitli evleri görünüyordu. O tarafa baka baka oturağa yayıldı. “Geldim sayılır, bu hızla yarım saatte kasabadayım.” dedi ve salkım söğüdün dallarına daldı gitti.
O sıra, karşıdan takım elbiseli biri geliyordu. İyi ki de geliyordu. Vasfi dayı uyuya kalacaktı yoksa. Takım elbiseli adam yanından geçerken fark etti onu.
“İyi günler bey amca!”
“İyi günler oğul! Nereye böyle?
“A. Köyüne.”
“Gel soluklan hele!”
Takım elbiseli geldi. Elindeki ceketi söğüt dalına astı. Oturdu. Ne için köye gittiğini, ne iş yaptığını, nereden geldiğini anlattı. Vasfi dayı da kendinden söz etti. Özellikle tahminlerinden. Takım elbiseli hevesle sordu:
“Köye ne kadarda varırım?”
Vasfi dayı yanıtlamadı onu. O yanıtlamadıkça üsteledi adam. Vasfi dayı Nuh dedi peygamber demedi. Neden sonra ikisi de kalktı. Takım elbiseli adam yola koyuldu. Vasfi dayı arkasından baktı epey. Sonra boynundaki damarları şişirerek bağırdı:
“Hemşerim! Hemşerim!”
Takım elbiseli durdu. Döndü baktı. Vasfi dayı:
“Üç saatte varırısın.” dedi.
Takım elbiseli öteden bağırdı:
“Niye yanındayken söylemedin de şimdi bağırıyorsun.”
“Ne hızda yürüyeceğini bir yol görmek istedim.”
Yürüdü, gitti takım elbiseli adam.
Vasfi dayı ayaklandı. Çuvalı sırtlandı: “Yarım saat.” dedi “Yarım saatte pazardayım.”
Bu yazı 184 kere okundu.
|