|
Kasabamız camiinin arkası uçurumdu. Belki de uçurum değildi de çocuk gözümüze öyle görünürdü. Uçurumun bittiği yerde bir düzlük vardı. Düzlüğün kıyısında, o zamanlar gürül gürül akan bir çay... Salkım söğütler, serin gölgeler, suda zıplayan balıklar…
Cami arkası, kasaba kahvelerinin çöplüğüydü aynı zamanda. Oradan ne çok gazoz kapağı toplardık. Şimdi ne gazoz kapakları, ne kuruyan çay, ne de suda zıplayan balıklar geliyor aklıma. Cami arkası, biz ilkokul çocuklarının arenasıydı. Okul bahçesinde birbirimizle yenişemediysek öfkeli bir sesle:
“Sıkıyorsa cami arkasına gel!” derdik birbirimize.
Bir keresinde benim de başıma geldi.
Bir öğle vakti kendimi cami arkasında buldum. Karşımda horoz gibi kurulan arkadaşım. Hemen yanımızda en az on çocuk. Çocuk dedimse yanlış. Yangın körükçüleri. Arkadaşımla ben birbirimize bakıyoruz. Fırtına koptu kopacak. Onca seyirci oraya boşa gelmedi ya. Giriyoruz birbirimize. Toz toprak, ağrı sızı. Alnım kanıyor. Nefesim tıkanıyor. Arkadaşım kızardığına göre demek ki onda da sıkıntı diz boyu.
Körükçülerin rahatı iyi.
“Eyvah be Özlem rezil oldun!”
“Eyvah be Hakan nasıl düştün ama!”
Keyiften çıldırıyor izleyiciler.
Yüzümüz kan içinde, boğazımız sıkılmış, nefesimiz tıkanmış.
Biz, biri ayırsa da kavga bitse diye bakıyoruz. Kenardakilerse heyecan peşinde. Kavga bitsin istemiyorlar. Ha bire yükleniyorlar körüklere. Ben vuruyorum Hakan inliyor, Hakan vuruyor ben inliyorum.
Nasıl oluyorsa körükçüler susuyor. Bitiyor kavga. Kim kazandı belli değil. Siyah önlüklerimiz toz içinde. Kuşaklarımız kopmuş. Ayakkabılarımızın biri bir yanda diğeri öbür yanda.
Çayda yüzümüzü yıkıyoruz. Birkaç balık zıplıyor suda. Söğütlerden bir rüzgâr geçiyor. Ferahlıyor yaralarımız.
Anlıyoruz: Kavga çok acıtıyor insanın canını... Körükçüler daha çok...
Bu yazı 223 kere okundu.
|