|
Edine’de okumuştu. Sınırda. Okul çıkışı çarşıya doğru yürürken bakışlarını sola çevirdiğinde evlerin ötesinde, Meriç nehri kıyısında kavaklıkları görürdü. Onların arkasındaydı sınır. Güneş oradan batardı.
Serhat köftecisi, serhat kıraathanesi, serhat börek salonu... Önce “Kim bu serhat?” dedi. Sonradan öğrendi “serhat”ın sınır anlamına geldiğini. Ser:baş... Hat: sınır.
Bir gün arkadaşları ile Karaağaç’ta sınıra kadar yürümüşleri. Bir gün de Kapıkule’ye gitmişlerdi. Sınıra bakıp bakıp durmuşlardı. Tırlar, gurbetçi arabaları, yabancı plakalı araçlar... Sonra geriye, yurda dönmüşlerdi.
Çarşıda her zaman dışarıdan gelen insanlar olurdu. Kulaklarının dibinde Yunanca, Bulgarca, Makedonca... Bilmem nece konuşurlardı.
Yıllar öylece geçti. Okuldan yurda, yurttan okula.
Sınır şehriydi Edirne. Hemen ötesi Bulgaristan, Yunanistan... Ama onlar değil sınırdan geçmek bunun hayalini bile kurmamışlardı.
Bir gün Akhisar’da dünyayı dolaşan iki Kanadalı ile karşılaştı. Arkadaşları ile birlikte oturup konuştular. Adamlar beş yıl boyunca dünyayı dolaşacaklar, dünya müziklerini kaynağından kaydedeceklermiş. Sohbet arasında: “Biz size istediğiniz kadar şarkı verelim. Kopya mp3 lerimiz var.” dediler.
Adamlar:
“Hayır, bize cd lazım değil, biliyorsanız siz söyleyin, bilmiyorsanız sorun değil.”
O gün eş dostu çağırıp türküler söylemişlerdi konuklarına. O gün bu gündür düşünüp duruyordu. “Yahu ben Edirne’de okudum, sınırı geçmek aklıma gelmedi. Adamlar ta Kanada’dan kakmış...”
İşte o zaman anladı kafasında duvarlar olduğunu.
Epey dolandı bu düşüncelerle. Sonra bir gün bisikletini çıkardı depodan. Tozunu sildi. Kaskını taktı. Dikili’nin yolunu tuttu. Yolda da buna benzer şeyler düşündü.
“Yahu,” dedi. “Bilimkurgu romanımız yok. Varsa da Jules Verne gibi yazarımız nerede? Adam denizlerin altına girmiş, aya gitmiş, dünyayı dolaşmış, yetmemiş yerin merkezine dalmış...”
Yüklendi pedallara. Yüklendikçe bir tuğla çekti kafasındaki duvardan. Dikili’ye yaklaştı. Yaklaştıkça ferahladı. Hele bisikleti kumsala devirip de denize girince kafasındaki duvar küp şekerler gibi eridi.
Geceyi Dikili’ de geçirdi. Sonra yeniden yola koyuldu. Kararlıydı, Edirne’den sınırı geçecekti.
Yol boyunca çocuklar gördü. Hepsi de “hello” diyordu ona.
“Abi hello!”
“Amca hello!”
“Neden hello” dedi kendi kendine. “Tipim yabancıları mı andırıyor, sarışın, mavi gözlü uzun boylu muyum? Hayır.
Bu soruların ardından bir hüzün çöktü içine. “Hala aynı duvarlar örülüyor çocukların kafasına. Onlara göre kendi ülkelerinden biri şehirlerarası yollarda bisikletle gezinemez. Bunu yapsa yapsa bir yabancı yapar. Aya giden de onlar, Mars’ın yolunu tutan da...”
Bir gölgede mola verdi. Bir çeşme de vardı yanı başında. Salkım söğüt de... İşte orada hüzünlü bir cümle geçti içinden: “Kafasında duvarla büyüyen çocuklar bırakın Marsı, Ay’a bile gidemez. Düşünde bile.”
Bu yazı 206 kere okundu.
|