|
At sırtındaydı. Öylesine geziniyordu. Uzakta, bir köpek gördü. Siyahlı beyazlı bir av köpeğiydi bu. Zayıftı. Yol kıyısındaki kargılığın kenarında ilerliyordu.
At üzerindeki çocuk, bir maceranın onu beklediğini düşündü. Dizginleri gererek atını uyardı:
“Haydi Alço, yakalayalım şunu!”
Alço başını öne uzattı, kuklalarını kıstı, dörtnala koşmaya başladı.
Tik olmuştu bu çocuklarda. Kasaba civarında ne zaman bir köpek görseler peşinden koşmaya başlarlardı. Özellikle sonbaharda, çiftçiler tarlalardan çekildiklerinde kasaba çevresinde köpekleri sürüler halinde gördüklerinde takılırlardı peşlerine. Amerikan filmlerindeki kovboylara mı özenirlerdi, içlerindeki hayallerin peşinden mi koşarlardı, yoksa cesaretlerini mi kanıtlamaya çalışırlardı...
Kısa sürede nefesler tıkanırdı. Köpek sürüsü tepeyi aşıp gözden kaybolurdu. Yılmazdılar. Kırkağaçsustası (onların kasabasının doğusundan geçen tarihi yol) yakınlarına yürürlerdi. Orası kasabanın at mezarlığı gibiydi. Kışı çıkaramayan atlar traktörlerle buraya getirilirdi. Cansız bir halde yatan atların başında her zaman birkaç köpek olurdu. İlk başta çocukları fark etmezdi köpekler. Eğilirlerdi çocuklar. Üzerlerinden serin bir rüzgâr geçerdi. Sessiz sessiz yaklaşırdı. Sonrasında köpekler panik halinde zeytinliklerde doğru kaçardı. Bir süre peşlerinden koşarlardı. Nafile...
Ama o gün öyle değildi. At sırtındaydı. Dörtnala koşuyordu. Bir kuşun kanat çırpması gibi yükselip alçalıyordu. Köpeğe yetişirse arkadaşlarına anlatacağı çok şey olacaktı.
Zavallı köpek onu fark edince önce şaşırdı, sonra kaçmaya başladı. Adımları birbirine karıştı. Yumak oldu. Ara sıra burnunun ucundan arkasına bakıyordu.
Köpek küçüktü, çelimsizdi; ama hızlı koşuyordu. Belki de meraklı bir avcının köpeğiydi. Hızlı koşmak için önünde bir tavşan hayal ediyor olabilirdi. Boz bir tavşan... Bir anda her yer toz duman oluyor. Tavşan kaçıyor, o kovalıyor. Tavşan kaçıyor, o kovalıyor. Sonra bir tüfek patlıyor. Köpek, dişlerini geçirmeden tavşanı kavrayıp sahibine getiriyor. Kazandığı küçük bir baş okşanması ile kendini avutuyor. Hayır. Böyle bir şey değildi yaşadığı. O, arkasındaki atlı kâbustan kaçmaya çalışıyordu.
“Haydi, aslanım! Az kaldı. Yakala şunu!” dedi atlı çocuk.
Yol bitti. Köpek, yolun karşısındaki çimenlik tarlaya girip koşmayı sürdürdü.
Çimenli tarlanın zemini sağlamdı. Buna güvenip atını biraz daha zorladı. Otlar hışırdamaya, rüzgârın etkisi ile atlı çocuğun gözünden yaşlar gelmeye başladı. Çocuk, zafer sarhoşu olmak üzereydi. İşte köpeğe yaklaşmıştı. Uçuyordu. Az sonra köpeği yakalayacaktı. Kendini çok güçlü hissediyordu. Atı unutmuştu. Sanki dörtnala koşan kendisiydi.
Tam bu sırada köpek yön değiştirdi. Köpeği takip etmeye şartlanan at da köşeli bir dönüş yaptı. Atlı çocuk, aynı çeviklikle dönemedi. Alço, altından çekilince bir an boşlukta asılı kaldı. Sonrasında az önce atın rahat koşmasını sağlayan sert zemine doğru alçalmaya başladı. Yere çakılırken her şeyin bir anda ters dönmesine hayret etti:
“Her şey yolundaydı. Köpeği köşeye sıkıştırmıştım. Tam da yakalayacaktım. Şimdi tepetaklak düşmenin sırası mıydı?”
Sözleri bitmeden yere çakıldı. Kafasında yıldızlar dönmeye başladı. Takip sonrası otların arasından başını kaldırdı. Alço az ilerdeydi. Ağzında bir tutam ot vardı. Burun deliklerini oynata oynata nefes alıyordu. Zavallı köpek ise daha ilerdeki dut ağacının altında dilini çıkarmış hızlı hızlı solurken peşinden koştuğu tavşanların neler hissettiğini anlamış gibiydi. Yerde yatan atlı çocuğun olanaklar yerinde olsa da gücün işe yaramayacağı zamanların da olabileceğini anladığı gibi...
Bu yazı 195 kere okundu.
|