|
“Dilimin sınırları, beynimin sınırlarıdır.” Einstein
Üniversite ikinci sınıftayken elden düşme bir fotoğraf makinesi aldım. Tanınmış bir markanın ürünüydü. Dönem arkadaşlarımın çoğunun albümünü o makineyle çektiğim fotoğraflar süsledi. Hâlâ özlemle bakarım o resimlere. O günlerde fotoğrafları gören arkadaşlarım makinemin çok güzel fotoğraf çektiğini söylüyorlardı. İki farklı makinenin çektiği fotoğrafı yan yana getirdiğimizde şaşar kalırdık. Hayret! Benim makinemin çektiği fotoğraflar capcanlı. Karelerdeki insanlar ha deseler dışarı fırlayacaklar. Fotoğraf kâğıdında iz kalmayacağını bilseniz o insanlara dokunabilirdiniz.
Üniversite bitti. Anadolu’nun madenci kasabalarından birine atandım. İki yıl çalıştığım bu yerde çok fotoğraf çektim. Karelerimi gören insanların hayretleri sürüyordu. Makinemin nasıl olup da bu kadar net görüntüler çektiğini hâlâ anlamamıştım. Hiç kimse de “şundandır” diyemiyordu. Hep birlikte hayret ediyorduk, o kadar.
Çok mu cahildim, az mı okuyordum bilemiyorum. Makinemin neden o kadar net çekimler yaptığını anlamam için bir on yıl geçmesi gerekti. On koca yıl. Sonra bir gün çözünürlük diye bir şey duydum. Fotoğrafın netliğini belirliyordu çözünürlük. Yüksek çözünürlükte çekilen fotoğraflar ne kadar büyütülürse büyütülsün bozulmuyordu. Bir saç teline varıncaya kadar.
Fotoğrafın bana göre olmadığı daha başından belliydi. Benim ilgimi yazmak çekiyordu. İlk başlarda ne kadar uğraşsam da yazamıyordum. O günlerde kaleme almak istediğim birkaç anım, yanan bir film gibi elimde kaldı. Düşündüklerimi doğru düzgün yazabilmem için bir beş yıl daha geçmesi gerekti. Ondan sonra yazılar düşmeye başladı aklıma. Hem yazıyor hem de nasıl yazabildiğimi anlamaya çalışıyordum. Nedense en beğendiğim öykü taslakları hep bir şeyler okurken aklıma geliyordu. Bir kitap okurken, bir film izlerken, bir olaya tanıklık ederken beliriveriyordu öykü. Artık bir eserin nasıl elde edileceğini öğrendiğimi düşünüyordum. Okumak, gözlemlemek, düşünmek, özellikle de not almak.
Sonra bir gün Necati Cumalı’nın “Aylı Bıçak” öyküsünü okudum. (O öyküyü okurken aklıma üniversitedeki fotoğraf makinem geldi. Zihnim gene iş başındaydı. Bu hatırlamadan bir yazı çıkabilirdi. Hemen bu anı not almalıydım.) Benzer bir konuyu ben de öyküleştirmiştim. Ne var ki Necati Cumalı’nın öyküsünde farklı bir şey vardı: Çözünürlük.
Yazarların veya yazmaya çalışanların da çözünürlüğü var. Anlatılanların okuyucunun zihninde canlanması yazarın çözünürlüğüne bağlı. Tipler ya sayfadan fırlayacak kadar canlı ya puslu, belirsiz...
Yazarın çözünürlüğü kendinde barındırdığı, yaşattığı, anlamlandırdığı sözcük sayısına bağlı. Aynı olayı bin sözcüklü birinin anlatması farklı, on bin sözcüklü birinin anlatması farklı. İnsan bir öyküyü okuyor, su gibi. Dayanamayıp yazarına bakıyor. Tıpkı güzel bir fotoğrafın çekildiği makineyi merak etmek gibi.
Yazmak mı, iş çözünürlükte bitiyor. Çözünürlük de zeytin ağaçları gibi kolay ortaya çıkmıyor. Bazen bir sözcük belleği oluşturmak için ömür bile yetmeyebiliyor. Hayatımız yazılası bir roman olabilir. Ancak önce çözünürlüğe bakmak lazım. Kaç mega piksel?
Bu yazı 183 kere okundu.
|