|
Sakin bir Soma sabahı. Sokaklar tenha. Garajda tek tük sıra arabaları... Değnekçiler bağırıyor: Akhisar! Kırkağaç! Savaştepe! Balıkesir! Bergama! İzmir!... Çok merak ediyorum: Acaba yoldan geçen biri bu cayırtılara kapılıp “Yahu hiç gidesim yok, ama çok güzel ‘Akhisar’ diyor şu adam, şöyle bir dolanıp da geleyim.” diyen çıkıyor mu?
Cuma gününden beri bu sabahı bekliyoruz.
Taksi durağının arkasındaki boşlukta toplanıp bisikletlerimizi duvara yaslıyoruz. Erdal Beyden ses seda yok. Hâlbuki bizleri toparlayan O’ydu. Bir ara çeviriyorum telefonu: “On on beş dakikaya kadar oradayım, biraz gecikeceğim.” diyor.
Bu arada Feridun Bey bana bakıp: “Bu adamın yanında dikkatli olmak lazım, yazar vallahi!” diyor. Öyle dedi ya şimdi yazmasam o yalancı çıkacak. Gülümsemelerimiz arasında Erdal Bey görünüyor bisikleti ile. Yanaşıyor. Kasım sabahında boncuk boncuk terlemiş. Önemli bir şey söylemeye başlayacağı belli. Derin bir nefes alıyor. Bisikletine yaslanıyor, nihayet İzmir ekibinde aksaklıklar olduğunu, oradan kimsenin katılamayacağını; bu durumun ancak bu sabah kesinleştiğini, Ozan Beyle de konuştuğunu söylüyor. Yazacağın yazıda bana da bir paragraf ayırıver, diyor.
Nereden baksanız on beş kişi olmuşuz. “Her şey yolunda.” diyoruz Erdal Ağabeye. “En azından bizler bir araya gelebildik.”
Dikili’den katılacak iki arkadaş gelene kadar havuzlu parka geçiyoruz. Bisikletlerimizi kaldırıma iliştirip elimizi kolumuzu sallayarak haremliğe oturuyoruz. (Müberra Hanım sağ olsun!) Parkta yeller esiyor. Öğlen aralarının cıvıltısından eser yok. “Biz mi erken uyandık, insanlar mı geç kaldı?” yollu şakalaşmalar arasında geliyor çaylar. Erdal Ağabeyin teri kurumuş. Şimdi eski bisiklet yolculuğu sırasında kendisini köpeğin nasıl ısırdığını anlatıyor. Anlatmıyor, yaşıyor. “Sivri, sıcak dişleri etimde hissettim.” diyor. Onun gerçekçi anlatımına kapılıp masa altında köpek arıyoruz. Bir kahkaha tufanı yırtıyor sessizliği.
Herkesin köpekten kurtulma yöntemi farklı.
Bir arkadaşımız, “Köpeği görünce onunla yanı seviyeye inmek, yere çökmek iyidir.” diyor.
Ferudun Bey anlatıyor, “Bir keresinde o da oldu. Köpek saldırdı. Çöktüm. Başladık köpekle bakışmaya... Ben baktım o baktı, ben baktım o baktı. İkimiz de karşı taraftan hamle bekliyoruz.”
Merakla, ”Eee” diyoruz.
O devam ediyor, “En son o sıkıldı gitti.”
Bergama’dan Servet Bey, köpek fobisi olduğunu ekledikten sonra bir orman gezintisinden söz ediyor.
“Geceydi. Ormanı gezeceğimiz tuttu. Bende tepe lambası var. Öyle iyi gösteriyor ki kurbağaların gözleri bile parlıyor su içinde. Önden gidip arkadaşları uyarıyorum. Ben, ‘Bir çift göz var!’ deyince onlar toparlanıyor, dikkatlice geçip gidiyoruz. Yine bir çift göz, yine aynı hareketler... Ağır ağır ilerliyoruz. Bir süre sonra uzakta önce bir çift göz gördüm. Sonra bir çift göz daha, bir çift göz daha... Gözler çifter çifter artıyordu. Beş, on, yirmi... Sayıyı duyan arkadaşlar yavaşladı. Ben zınk diye durdum. Kurt sürüsü olabileceği aklıma gelince dizlerimde bir titreme hissettim. Tepe lambasını sağa sola çevirdim. Çok kısa bir ürpermenin ardından çobanı görünce oh, dedim.”
Biz de oh deyip yeni bir kahkaha patlatıyoruz. Çok mu gülüyoruz ne?
Aynı masada köpek muhabbeti dışında şunları da öğreniyoruz: İspanyanın bir şehrinde her sabah on bin kişi işe bisikletleri ile gidiyormuş, Norveç’te dağlara tırmanmak için isteyen bisikletçilerin kullanabileceği bisiklet teleferikleri bulunuyormuş, Muğla’nın Ula ilçesinde nüfus sayısı kadar bisiklet varmış. Bisikletler kapı önünde dururmuş. Kimin ihtiyacı varsa alıp gider, işini görünce geri getirirmiş. Kimsenin aklına çalmak gelmezmiş; çünkü herkesin bisikleti varmış.
Bunları duyunca Akhisar’da ilk taksidini ödemeden bisikletini çaldıran kaç kişi olduğunu merak ediyorum. (Ben, bir...)
Bir telefon çalıyor o ara, Dikili’den katılacak arkadaşlar (Emre ve Seçkin Bey) gelmiş, onları bekletmek olmaz. Kalkıyoruz. Bisikletlere atlayıp basıyoruz pedallara. Sonra ver elini Darkale...
Devam Edecek...
Bu yazı 353 kere okundu.
|