|
Dikili’den Emre ve Seçkin’in de katılımı ile bekleyiş bitiyor. Garajdan “Dörtyol”a doğru uzanıyoruz. Şehir uyanmış. Bir saat önceki sakinlik yok. Dershane önlerinde uykulu gözler, kaldırımlarda meraklı bakışlar, yol kıyısında tek sıra olmuş arabalar...
“Faik Usta”dan “Çınar”a doğru kıvrılıyoruz.
Sağlı sollu evler arasındayız. Kiminin kerpiçleri şeker gibi erimiş, kiminin yerinde yerler esiyor. Bir apartman, betondan köklerini salmış derin bir çukura. Az ileride tarihi bir yapı yalnızca duvarları ile tutunuyor hayata.
Kahvelerde sabah çayını yudumlayanların önünden bir film şeridi gibi akıyoruz. Bir yaşlı, sırtını kasım güneşine vermiş, nasırlı ellerini ovuşturuyor; bir diğeri çayını yudumlayacakken bizi görüyor, asılı kalıyor eli havada.
Ne tuhaf. Ne zaman bir grup bisikletli görülse insanların aklına “Yarış mı var?” sorusu geliyor. Oysa biz yavaşlığın keyfini sürüyoruz. Yine de içimizde muziplik var. Kimi turlarda meraklı izleyicilerden önce davranıp, “Bizden önce geçen oldu mu?” diye sorduğumuz da oluyor. “Çınar”dan yukarı dönüyoruz. Tenekeciler, kumaşçılar, tarım aletleri satanlar, bisikletçiler... Yan tarafta, “Han”ın demir kapıları var. Pas, gönlünce bir boya çekmiş onlara, yıkıntılar dışa doğru zorlamış. Tarihi duvardan düşen her taş, yumruk gibi gümlüyor demir kapıda. “Sit et, koru.” Güzel de “Sittir et, karışma! Kendi kendine yıkılsın!”a ne demeli?
Çarşı Camisi’nin yanından geçip ilk sokaktan sola kıvrılıyor öncülerimiz. Bir anda film setinde hissediyoruz kendimizi. Şimdi Türkan Şoray, sarkacak şu pencereden, “Oğlum koş da bizim fırından iki ekmek getir.” diyecek. Ya da Şener Şen, elinde bir poşetle görünecek sokak başında.
Boşa çıkıyor umutlarımız. Perdeler aralanmıyor. Evler suskun. Sokaklar tenha. Bir ev, camiye dokunmak ister gibi saçağını uzatmış, bir diğeri resimlerini göstermek ister gibi, bir başkasının duvarında taze bir yazı, “Serseri!”
Öteden flaşlar patlıyor.
Tekerlekler dönüyor yeniden. Tam rampaya saracakken sola kayıyor bakışlarımız. Hemen köşede ahşap bir ev daha. Yaşlı bir kadın sesi geliyor kulağımıza:
“Bura eski Soma oğlum!”
Dönüp bir daha bakıyoruz, Eski Soma’ya.
Rampaya sarmamızla nefeslerimizin tıkanması bir oluyor. Yılmak yok. Daha yeni başladık. Vites küçültüp ilerliyoruz. Uzaktan klarnet sesleri geliyor. “Düğün mü acaba?” diye boşa hevesleniyoruz. Doğuş, klarnet çalışıyor her halde. Şen çocuk şu Doğuş, davulu omzuna astı mı bir düğün kuruveriyor kafasında. Eee, Kolay mı Hüsnü Şenlendirici’nin yeğeni olmak.
Karamanlı geride kaldı. Klarnet sesleri dindi.
Kömür işletmesinin içinden geçerken siyah bir çamura bulandık.
Kamyonlar, işçiler, uğul uğul dönen çarklar... “Kolay gelsin.” sesimizi zor doyuruyoruz, işçilere...
Az daha gidince sessizlik çöküyor ortalığa. Bir yaka orman, bir yaka zeytinlik. Çimenler çiyli, güneş parlak, gökyüzü mavi. Derenin sesine kuş sesleri karışırken bir fotoğraf daha çekiliyoruz. Dar yolda bisikletliler, yol kıyısında sonbahar, fonda çam ağaçları, daha ötede mavi gökyüzü.
Son yokuş sınavını da verince Kırkoluk Camisi’ne varıyoruz.
Uzanıyoruz musluklara. Yüzümüzü yıkıyoruz. Geçmiyor kırmızılığımız.
Köy meydanının hemen köşesinde ateş yakılmış, hamurlar karılmış, ıspanaklar yıkanmış. Bir düğün coşkusu doluyor içimize. Acıktık; ama önce köyü gezmek gerek, doğrudan sofraya oturursak ayıp olacak. Bu belli...
(Devam Edecek...)
Bu yazı 264 kere okundu.
|