|
Yokuştan iniyoruz. Yine Kırkoluk, yine su sesi. Çınarın dibinde bir serinlik karşılıyor bizi. O da ne? İzmir’den Ozan Bey gelmiş. O da kıpkırmızı, o da yokuş yorgunu. İzmir Bisiklet ekibinden kimsenin katılmamasının mahcubiyetini sırtlanıp gelmiş. Kahvaltı masasında aksaklıkların sebebini aktarıyor. Servet bey çok da dobra: “Ne yalan söyleyelim, kızdık ama olan oldu, bir dahaki sefere!” diyor. Ozan Bey gelmiş olmanın memnuniyeti ile bir iki cümle daha söylüyor. Dilinde yaz sezonunda kalma başka dillerin izleri ile bezenmiş bu cümle kulağımıza çok hoş geliyor: “Darkale, Şirince ile boy ölçüşebilecek bir yer.”
Masaların etrafını dolduruyoruz. Kalabalığız. Masa eksik geliyor. Az ötede bir adam çayını içiyor. Gözümüze onun masasını kestiriyoruz. Sert mizaçlı bir adam bu; ama masasını bizden esirgemiyor.
Erdal Ağabey ayaklandı. Merdivenleri çıkan Sevil Hanımı karşılıyor. Yoksa gözlemeler mi? Yanılmışım. Porselen tabak şıngırtıları bize Darkale’nin yeniden ayağa kalkışının müziği gibi geliyor.
Nihayet, gözlemeler... Uzanıyorum tepsiye. Sıcacık... Bir uçtan bir uca masayı dolanıyor bu sıcaklık. Geriye boş bir tepsi kalıyor. Salça, zeytinyağı, zeytin, beyaz peynir, tepsi tepsi çaylar...
Hareketleniyor ortalık. Şule Hanım çıkıyor bir köşeden. Çocukları bıcır bıcır dolanıyor etrafında. Sabah, parmaklarımın ucuna basarak evden çıkışım geliyor aklıma. Çocuklarımın mışıl mışıl uyuyuşu.
Doymaya başladık. Çayların arkası kesilmiyor. “Gözlemeciyi bile yiyebilirim.” Diyen arkadaşların hızı kesildi. Şükrü Bey bizi korkutuyor. Leblebi gibi yiyor gözlemeleri... Şule Hanım masanın bir köşesinde “Darkale Yenileme Projesi”nden söz ediyor. Bakanlığın, Kaymakamlığın, Belediyenin, Sivil toplum kuruluşlarının ilgi ve katkılarından söz ediyor. Gezmekten başka bir şey yapmasak da bizi de harmana katıyor. Erdal Ağabeye eski fotoğraflar için teşekkür edip yenilerinin yolunu aralıyor.
Bir bayram havası var masada. Kasım güneşi sonbaharın araladığı dallardan bize kadar ulaşıyor. Sarı yapraklar olmasa fotoğraflar bahar çıkacak.
Eski öğrencim, yeni maden mühendisi Erman ile işaretleşip gözleme ateşinin başına gidiyoruz. O fotoğraf çekiyor, ben kadınları oyalıyorum. Ateş başında hareket var. Kadınlar da köylerine yönelen ilgiden memnun. Biraz da temkinliler. Şehirlerin curcunası gelecekse hiç gelmesin der gibiler. Gözlemeler pişmeye devam ediyor. İçimden: “Şükrü Bey boşa uğraşıyor, bu gözlemelerin biteceği yok!” diyorum.
Toparlanıyoruz. Gideceğiz. Günün fotoğrafı Muhtar Bey bisiklete biniyor. Yok, bindiği bisiklet değil boğa. Boğa inatçı, onu sırtında tutmak istemiyor. O ısrarlı. Biz oley diyeceğiz, ayıp olacak. Muhtar: “Ben motora binmiştim ama...” diyor. Biz kabahati bisiklete yüklüyoruz. Çok kısa bir anda onu bisiklet üstünde fotoğraflıyoruz. İçten bir teşekkür ederek salınıyoruz aşağı doğru. Her yokuşun bir inişi...
İlk durak Cengiz Topel Meydanı. Belediye önünde fotoğraf çekileceğiz. Işık ters geliyor. Göbekte toplanıp Sendika binasını arkamıza alıyoruz. Erman, gözü gibi baktığı makinesini yoldan geçen birine uzatıyor. Biz poz için toparlanıyoruz. Fotoğrafımızı çekecek olan kişi karşımızda. Arada epey mesafe var. Ekipten biri “Ya makineyi alıp kaçarsa!” diyor. (Servet Bey olmalı) içimize bir korku düşüyor. Adamın günahını almışız. Fotoğrafı çekip makineyi uzatıyor.
Meraklılar toplanıyor. Nereden geldiğimizi soruyorlar. İstanbul, İzmir, Avrupa desek şaşırmayacaklar. Bir “Darkale” deyip onları şaşırtıyoruz.
Ardından cadde aşağı salınıyoruz. Turumuz bitiyor, yazımız da...
Bu yazı 326 kere okundu.
|