|
Akşamdan başladı heyecan. İki sözümden biri bu buluşma ile ilgili. Oğlum da bu okulda. Birinci sınıfta. Okumayı söktü sökecek... Ona da çıtlattım.
“Sizin okula gideceğim.” dedim. “Sekizinci sınıflarla konuşmaya.”
“Baba, gitme.” dedi.
“Neden?” dedim.
“Gülerler...”
İnsan işte. Bir zaman kendisine gülünmesini istemez, sonra da insanları güldürmek için olmaz maskaralıkların içine girer.
Sabahı zor ettim.
Sıcak bir okul. Karşılama güzel. Dokuz buçukta Mehmet Bey ve İlker Beyle çayımı yudumluyorum. Flütümü hazırlamış, bir deneme yapmışım bile.
Eğitimdi, tanıdıklardı derken, zil çaldı. Çocuklar konferans salonuna doluştu. İçerisi epey kalabalık. Ben girince bir uğultu koptu.
“Beni tanıyorlar mı, ne?” diye geçirdim içimden.
Yanılmışım. Alkışlar otomatikmiş, benimle ilgisi yokmuş. Sahneye çıkınca gözlerindeki bakışlardan anladım bunu.
“Yine de iyi dedim, bu çocuklar alkışlamayı biliyor.”
Mikrofonu elime aldım. Çocuklar benden çok konuşuyorlar. Eee adı üzerinde söyleşi. Git git azaldı uğultu. Şimdi yalnız benim sesim duyuluyor. Başladım “Kariyer”imden söz etmeye. Lise bitmiş... Üniversiteye hazırlık başlamış. Üç odalı bir köy evinin en kıyı odası. Odada çıtırtı ile yanan bir işporet, fırından yükselen börek kokusu... Bir koli test kitabı, bir kütüphane kartı, bir blok flüt. Köşede ben. Bende heves...
Epey anlattım. Baktım öğrenciler hareketlenmeye başladı. Flüte uzanıp havaya kaldırdım onu. Cebimden de dolmakalemimi çıkardım. Öğretmenliğimin meyvesi soru kitabımdan da söz ettim. Onu da havaya kaldıracağım olmayacak. Bugün ile ilgili izlenimlerini yazan ilk kırk öğrenciye bu kitabı hediye edeceğimi söylemeden edemiyorum.
Ortam hazır. Öğrenciler ne zamandır masa üstünde duran flütün sesini duymak istiyor. Benimse heyecandan ellerim titriyor. Olmayacak galiba. Derin bir nefes alıyorum. Öğrenciler flüt için sanıyorlar. Bozuntuyla vermiyorum. Şimdi daha iyiyim. Çalıyorum ben bu aleti. Mikrofonla anlaşamıyoruz. Flütün sesini kablolardan kurtarıp öğrencilere dönüyorum. Ben çalmıyorum, nefesim müzik çıkıyor. Çocukların ellerine acıyorum; ama alkış da kulağıma hoş geliyor. Arada biraz bekliyorum. Alkış uzasın diye. Sonra yine flüt...
Son parça hareketli olmalı. Adettendir. Başlıyorum çalmaya. Salon yıkılacak diye korkuyorum. O ara şarkı bitiyor. Söyleşi de...
Soluğu Mehmet Beyin odasında alıyoruz. Birer çay daha içmeden olmaz. Ben onlara teşekkür ediyorum, onlar bana. Odayı karanfil kokusu kaplıyor. Öteden bir flaş patlıyor. Öğrenci yorumları yağmur gibi. Bira damla da bu sayfaya düşüyor:
“Aslında birden çok güzel yanı vardı. Bize müziksiz hayat olamayacağını, çalışmadan, çabalamadan bir yere gelinemeyeceğini anlattı. İnsanın istedikten sonra istediği yere gelebileceğini öğretti. Ben Türkçe dersinden nefret ediyordum, hiç çalışasım gelmiyordu. (Ama gerçekten kötü bir ders.) Ama ben bugünden sonra inanıyorum ki Türkçe dersine (Edebiyata) daha iyi çalışacağım. Çabalayacağım. İnanıyorum ki ilerde kendimi güzel bir yerde görünce okulumuza veya müdürümüze bu konu hakkında bize yardım ettiği için çok teşekkür edeceğim. TEŞEKKÜR EDERİM HOCAM”
Ben de Neciye Evren in içten öğrencilerine teşekkür ederim...
(Özeleştiri: İlk söyleşi için fena bir izlenim(intiba) sayılmaz. Kim bir günde yazar olmuş ki?)
Bu yazı 334 kere okundu.
|