|
Üç, dört bilemediniz beş yıllık ağaçların boy verdiği bir zeytinliği geziniz. Ağaçlar size kendilerince bir şeyler anlatırlar. Zamanına göre; çiçekleri, dalları, kara kara zeytinleri... Çaprazlama, enine, dikine sıralanışları... Pürüzsüz gövdeleri, damla sulamayla hayata tutunuşları...
Böyle bir bahçeyi gezerken içinize düzenden kaynaklanan bir keyif dolar. Yürürsünüz. Ağaçlar da sizin boyunuzdadır. Ötede birkaç serçe konacak dal arar kendine. Fareler kaçacak delik bulamaz. Rüzgâr köklerini oynatıverir birkaçının. Doyurucu değildir böylesi ağaçların anlattıkları. Yaşanmışlıkları sınırlıdır. Hazır suya alışmış kökleri derinlere inmeyi düşünmez. Dalları ne yana uzayacağını bilemez bahçıvan korkusundan.
Yalnızca bahçıvan korkusu mu? Bir fırtına sonrası onlarcasının mantarlar gibi devrildiği bahçeleri gerenleriniz vardır. Sıralar bozulmuş, dallar kırılmış, eski yerlerinde kocaman bir çukur. Ne salkım ne saçak!
Bir de iki üç yüz yıllık ağaçların boy verdiği bir zeytinliği düşünün. Her ağaç kendi yolunu çizmiştir gökyüzüne doğru. Gövdelerinde yüz yıların izi kabuk kabuktur... Yaz kuraklıkları, yağmursuzluk, hasat zamanı yedikleri sopa yıldırmamıştır onları. Bırakın poyrazı, kasırga bile ötede çatıları uçururken onların dallarını uykusundan uyanan bir insanın gerinmesi gibi esnetir. İşine de gelir bu esneme. Yüz yılların tutukluğunu atıverir üzerinden.
Elli, yüzyıl önce baltalanmış anaç dalların kesiğinden onlarca yıl özsu sızdırır durur. Sonra siler o izleri. Kapatır yarasını. Gelecek yüz yılara genç filiz uzatır oradan.
Ağaçtır, meyvesini kasalar sığmaz. Şekildir, heykeltıraşları kıskandırır; Anaçtır, dallarında kuşlar, gövdesinde sincaplar barınır.
Bir yanda serçelerin bile konacak dal bulamadığı genç ağaçlar, bir yanda asırlık zeytin ağaçları...
Böylesi bir gezintiden sonra bir gazetede üç yıldır yazıyor olmakla nasıl övünebilir insan...
Bu yazı 219 kere okundu.
|