Televizyonun olmadığı yıllardı. Radyolar da çeyiz sandıklarının yarısı büyüklüğündeydi. Almanya´dan izne gelen Ergün, iki yeğenine, ağabeyine ve yengesine hediyeler getirmişti. Çocuklara birer çift potin ve birer gocuk; yengesine ve ağabeyine birer el radyosu? Radyoyu gören büyükler hayretler içerisindeydi. Elin Alaman´ı koca radyoyu nasıl olmuştu da bu kadar küçültebilmişti. Hatçe Kadın eski radyoyu tarlaya götürürken çektikleri zahmeti düşündükçe: "Lan Mustafa, ömrümüzü yemiş o koca radyo, bir de şuna baksana el kadar vallahi!" "Fena mı işte cebimize koyar götürürüz tarlaya." Çocuklar, tank gibi potinlerini ve gocuklarını giyip kendilerini dışarıdaki kara bıraktılar. Bir yandan ayaklarının altında gıcırt gıcırt öten karları çiğniyor, bir yandan söyleniyorlardı. "Delik ayakkabılarımız varken ayaklarımızı üşütmen kolaydı, şimdi bizi üşüt de görelim kar kardeş!" Büyükler, "hoş geldin" faslından sonra diğer odaya geçtiler. Çocuklar karla dalaşmaktan bıkıp da tekrar odaya geldiklerinde anne babalarının odada olmadığını gördüler. Sedirdeki iki radyoyu görünce hemen bir tornavida kapıp işe koyuldular. Onlar için radyonun tek anlamı hoparlörlerinin altındaki mıknatıstı. "İki radyoda iki mıknatıs, oh ne güzel! Kardeşimle de kavga etmem." diye geçiriyordu büyük kardeş. Kısa sürede birinci radyoyu parçaladılar. Yanılmamışlardı, gerçekten de hoparlörün altında bir mıknatıs vardı. Hem de daha önce hiç görmedikleri cinsten. Metal, parlak bir silindir. Biraz inceledikten sonra annelerinin dikiş kutusundaki toplu iğnelerle test ettiler. Gerçekten çok kuvvetliydi bu mıknatıs. Bu denemelere ara verip hemen diğer radyoyu da parçalarına ayırdılar. Artık ikisinin de birer mıknatısı vardı. Küçük kardeş, bir yandan metallerle mıknatısı buluşturuyor bir yandan da düşünüyordu: "Bu mıknatıslar nasıl şeydi böyle? Yapışkanları hiç bitmiyor muydu? Madem öyleydi de ellerimize neden yapışmıyordu? Radyoda ne işe yarıyorlardı acaba? Yoksa havadaki sesleri mi topluyorlardı? Bizim sesimizi de çekebilir miydi acaba? Ya bilgileri? Keşke bilgileri çekebilseydi. O zaman öğretmenin hiçbir sözünü kaçırmazdık. Ya sevgiyi, sevigiyi çekebilir miydi acaba? Keşke sevgiyi de çekebilseydi. Bakalım Aysun o zaman da bana ilgisiz davranabilecek miydi? Işığı da çeker miydi acaba? Ya karanlığı? Keşke çekseydi. O zaman büyük bir mıknatıs yapılır karanlıklar toptan yok edilirdi. Savaşları çeker miydi acaba? Ya savaşçıları? Keşke ölümü de çekebilseydi. Öyle olsa dedem hâlâ yaşıyor olurdu. Zenginliği çeker miydi acaba? Ya mikropları?" diye düşünürken mıknatısın çektiği toplu iğnelerden biri eline battı. Çocuk "anam" diye feryat etti. Mıknatısın kanlandığını görünce "Ya tüm kanımı çekerse!" diye dehşete düştü. Hemen elindeki mıknatısı yere bıraktı. Tam bu sırada odanın ahşap kapısı gıcırtıyla açıldı. Hatçe kadın: "Oğlum, boynunuz devrilsin emi! Bu ne hal?" Çocuklar suçüstü yakalanmışlardı. Tüm deliller ortadaydı. Bir şey diyecek halleri yoktu. Büyük kardeş kısık bir sesle: "Anne şey." "Sus, şeyi meyi mi kalmış, siz ne yaptınız radyolara? "Mıknatısları inceledik anne? "İncelemeniz kurusun emi, hiç mi akıl yok sizde, ne olacak şimdi bu radyolar?" "Mıknatıslar sağlam anne." Anne babaları çocukların yaptıklarına üzülseler de fazla kızamadılar onlara. Hem amcaları da araya girip: "Çocuklara kızmayın canım, deney yapmışlar işte. Çocuk bunlar. Ben bir dahaki sefere size yeni radyolar getiririm." deyince ister istemez yumuşamışlardı. Çocuklar ilk anda cezasız kurtulduklarını zannetseler de sonraki yıllarda çıktı işin acısı. Sandık gibi radyoyu yürüyerek tarlaya taşımak onlara düşmüştü. Uzun süre bu eziyete katlandılar. Büyük oğlan tarladan eve geldikleri yorgun günlerden birinde kardeşine: "Oğlum bizde hiç kafa yok, el kadar radyodan küçücük mıknatıs çıktı. Kim bilir bu koca radyonun mıknatısı ne büyüktür?" deyince küçük kardeş elinde tornavidayla gelmişti bile?
Bu yazı 849 kere okundu.
|