|
Geçenlerde haberlerde izledim. Gazetelere de yansıdı. Paraşütçü askerlerin eğitiminde kullanılmak üzere “Hava Tüneli” diye bir araç üretilmiş. Epey ilgimi çekti bu haber. Kaç gündür kafamda dolanıp duruyor.
Bir paraşüt öğrencisi düşünün. Yeterince ders alıyor. Uçağın yüksekliği, rüzgârın hızı, yerin görünüşü, içinden geçebilecek duygular, yapması gerekenler... Öğrenci dinliyor. Anlatılanları kavramaya çalışıyor.
Sonra bir gün uçak havalanıyor. Metrelerce yükseliyor. Evler kutu gibi, tarlalar dörtgen, bulutlar pamuk olmaktan çıkmış. Rüzgâr yerden göğe doğru esiyor. “Zamanı, geldi.” diyor arkadaşları. Korkusu azalsın diye itekliyorlar onu arkasından. Öğrenci, rüzgârla baş başa şimdi. Bildikleri uçuvermiş kafasından. Bu bambaşka bir deneyim.
Birine günlerce yüzmeyi anlatın, her şeyi öğrendiğini düşündüğünüz bir günde onu güverteden denize atın, bakalım yüzebilecek mi?
Velhasıl “Hava Tüneli”ni sevdim. 260 km hızla esen rüzgâr seni uçuruyor. İçin bir tuhaf oluyor. Havadasın. Rüzgâr seni ters yüz ediyor. Devrin dönüyor. Ama ayağını uzatsan yere değeceksin. Mantık tersten işliyor. Sen yere gitmiyorsun, rüzgâr sana geliyor.
Bende tik oldu. Ne zaman böyle değişik bir eğitim aracı görsem dikkat kesiliyorum. Aklıma kitaplar geliyor.
Pekala kitapları da “Hava Tüneli”ne benzetebiliriz. Başka başka hayatlar bize doğru eser o tünelden: Meltem, imbat, lodos, karayel, fırtına, kasırga...
Paraşütçülerin, “Hava Tüneli” eğitimi almadan önceki atlayışları ile aldıktan sonraki atlayışları arasında dağlar kadar fark olduğunu düşünüyorum. Bu durum, okuyanla okumayan arasındaki farka benziyor.
Sonuç olarak okumadan hayata atılmak, hava tünelinden geçmeden uçaktan atlamak gibi geliyor bana. Üstelik paraşütsüz...
Bu yazı 247 kere okundu.
|