|
Bisikleti aldım bodrumdan. Dışarı çıktım. Bir serinlik değdi yüzme. Hava kapalı. Yağmur yağacak. Şemsiye arkada, çanta sırtımda öğretmen evinin yolunu tuttum.
Islak yolda tekerlekler hışırdıyor, küçük çamur damlaları sıçrıyor sağa sola. Ara yollardan geçiyorum. Seviyorum bu sakinliği.
Aynı tempoda ilerlerken bir ses duyuyorum. Hırsla toprağı çapalıyor birisi. Kulaklarım yabancı değil bu ritme. Bahar da değil; ama kulağıma hoş geliyor beton duvarlarda yankılanan bu ses. Köşeyi dönünce yaşlı bir adamın şevkle evinin önündeki bahçeyi çapaladığını görüyorum. O da beni görüyor. Vın diye bir araba geçiyor aramızdan. Kolay gelsin, bile diyemeden ilerliyorum. Çapa sesi, kulaklarımdan düşüncelerime sızıyor.
Şehirlerde ne emekler harcanıyor. Fabrikalarda, maden ocaklarında, ofislerde, depolarda, gökyüzüne demir filizlerini uzatan inşaatlarda, fırınlarda, yemekhanelerde, daha bilmem nerelerde…
Şehir çocukları emek ürünü işleri gözlemekten uzak. Maden kuyuları derin, fabrika duvarları yüksek… Ne yeşillikler üzerinde uçurtma uçurmak, ne başakların rüzgârda salınışı, ne afat acısı, ne hasat coşkusu… Sözgelimi ekmeğin öyküsü bile onlara yabancı.
Kasabada tarlasını süren, çitini onaran, gülleri budayan, erik ağaçlarını aşılayan, bir tel çamaşır yıkayan, ateş yakan, odun kıran, avlu duvarına kuşak çeken, değirmende un öğüten insanlar hep göz önünde. Ora çocuğu gün içinde defalarca karşılaşır bu sahnelerle. Yeşili buğday tarlalarında görür, sarıyı olgunlaşmış başaklarda, maviyi gökyüzünde…
Şehirdeki çocuklara emek deyince, çalışmak deyince ne anlıyorlar acaba?
Asılıyorum pedallara. Çapa kayboluyor düşüncelerimden. Son model arabalar geçiyor yanımdan. Öğretmen evine yaklaşıyorum. Bulutlar koyulaşıyor. Dağların arkasında, tarlalarını buğday ekmiş insanları düşünüyorum:
Şimdi evlerinin küçük pencerelerinden gökyüzüne bakıp da, yağmur mu bekliyorlar acaba? Yoksa “Yetişir bunca yağdığı, dağılsın şu bulutlar, yetişir ıslandığımız.” mı diyorlar.
Bu yazı 229 kere okundu.
|