Gece, her zamanki sessizliğindeydi. Alt katlardan yükselen kalorifer motorunun sesinden başka bir ses duyulmuyordu. Kahramanlarımız bir süre sonra yola çıkacaklardı. Nedense bir çoğumuzu uyku tutmamıştı. Halbuki mütevazı bütçeli salonumuzun tüm hazırlıklarını dün akşam bitirmiştik. Yine de içimizde tarifsiz bir sıkıntı vardı. Bizden kilometrelerce uzakta, kahramanlarımızın yaşadığı şehirde, gece aynı geceydi. Ancak orada geceyi bir ayak sesi uyandırdı. Gece önce irkildi, sonra siyah arabaya doğru ilerleyen adamı fark etti. Bayan kahramanımız üçüncü kattaki evinin penceresinin önünde oturuyordu. Onu da uyku tutmamıştı, içinde bir sıkıntı vardı. ?Sanki kötü bir şey olacak.? diyordu kendi kendine. ?Belki yola çıkacak olmanın telaşı, heyecanı?? diye teselli ediyordu kendini. Ardından bakışlarını gezdiriyordu boş sokaklarda. Belki de bir lokomotifin harekete geçişinin yarattığı etkiye benziyordu bu sıkıntı. Yola çıktılar mı bir şeyleri kalmayacaktı. Bayan kahramanımızın gözleri bir gölge gördü boş sokakta. Caddenin kıyısında dizilmiş arabaların yanında ilerleyen bir insandı bu. O gölge; ilerleyip geldi. Kahramanlarımızın arabalarının yanında durdu. Arabanın içi karanlıktı. ?Belli mi olur??dedi gölge ?Belki bir dizüstü, belki içi dolu bir çanta, kim bilir?? Küt! diye patlattı arka kapının camını. Bir yılan gibi süzüldü arabanın içine. Bayan kahramanımız dondu kaldı. Sonrasında bir telaş, bir koşturmaca... Gece, birdenbire sessizliğinden silkindi. Kahramanlarımız arabanın yanına inene kadar ortalık yine ıssızlaştı. Öylece kaldılar arabanın önünde. Her yer cam kırığı. Teoman ın şarkısı gibi: Paramparça. Gölge, gecenin karanlığında kayboldu. Bir köşeye sinip uyudu belki de. Köprü altı mı, barınak mı, sığınak mı? Yoksa direk kaldırımın üzeri mi? Kim bilir? Gecenin karanlığında patlattığı camla ne anlatmıştı ki bize? Elleriyle kırmıştı camı. İnsan elleriyle. Oysa saatler sonra onlarca insan eli neleri sergileyecekti? Sosyal bir proje başlatmak için yola çıkacak kahramanlarımız sosyal bir yaranın kurbanı olmuştu. Bir kırık cama, bir dünya tatlısı kızlarına baktı kahramanlarımız. Kuşkanadının rüzgârından esirgedikleri biricik kızları, bu yolculuğa dayanabilecek miydi? İçi düğüm düğüm oldu bayan kahramanımızın. Altı yüz kilometre yol, kırık camlı bir arabayla nasıl geçilecekti? Duramadı karamanlarımız. Kızlarını sıkı sıkı giydirdiler. Bir koli bandıyla ve poşetlerle kapladılar camın yerini. Bir deneme yapar gibi ilerlediler gecede. Kimse duralım demedi. Gittiler, gittiler. Patlak camı örten poşetin dup dup sesi dışında bir ses çıkmıyordu arabadan. Dup dup sesi deyip geçmeyin. Altı yüz kilometre yolda insan kendi sesini kaybeder. Sabah çoktan olmuştu. Bizler neden sonra uyuyup uyanmıştık. Her birimizde ayrı bir telaş. Sanki ikinci kez düğünümüz yapılıyor. Hepimizde sevinçle heyecan yan yana. Aklımız kahramanlarımızda. Geçekten gelecekler miydi acaba? Yoksa ?Benim tanıdığım kişiyse gelmez, gelemez. Çünkü ne kadar yoğun çalıştığını ben biliyorum.? diyen velimiz haklı mı çıkacaktı? Oysa gelirim demişti, ne diye telaşlanıyorduk ki? Dayanamadık çevirdik telefonu. Susurluk u geçmişler. Geliyorlar işte, geliyorlar. Boşuna kuruntu yaptık. Bu telefon heyecanımızı büsbütün arttırdı. İki saate kadar burada olacaktı kahramanlarımız. Pastalar ne oldu acaba? Ya çiçekler, ya öğrenciler? Kaymakam Bey gelebilecek miydi ki? Acaba sekreterini bir daha mı arasak? Bulutlar da nereden çıktı? Ya yağarsa? Tam bu sırada telefonumuz çaldı. ?Soma dayız.? ?Hoş geldiniz.? Sabah beri üzerimizde olan heyecan kontrolümüzden çıktı. Yüreğimiz sanki ağzımızdan çıkacak! Her birimiz bir yana koşturmaya başladık. Hemen kapının önüne çıktık. Her geçen arabayı onlar zannedip arabaların içlerine bakıyorduk. Oysa hiç oralı değildi arabalar. Vın diye geçip gidiyorlardı. Sonra yine telefonumuz çaldı. ?Jandarmanın önündeyiz.? ?Bekleyin, geliyoruz.? Hemen vardık yanlarına. Arabaları heybetli, yüksek. Kapı açılıverdi. İçinden kahramanımız çıktı. ?Hoş geldiniz.? ?Hoş bulduk.? Onları peşimize takıp kalacakları yere götürdük. Ardından yemek molası, ilk konuşmalar? Bundan sonra daha da hızlandı kareler. Kahramanımız atölyede bir tutam çocuğumuzun karşısındaydı şimdi. Önce biz tanıttık kahramanımızı, sonra kendisi başladı. Bizim yüreğimiz ağzımızda. O, önce gözleriyle tanıştı çocuklarla. Tek tek, ışıl ışıl? Ardından ?Bir şeyler çalalım mı?? dedi. Biz dinlemedeyiz. Bir çocuk ?hayır? dedi. Bir diğeri ?Çalmayalım!?dedi. Kürsüye yöneldi kahramanımız. Öğrencileri de kürsünün önüne aldı. Çalmayalım diyenler dahil her birine bir ritim aleti verdi. Sonrasını anlatmak için nota yazmayı biliyor olmamız gerekiyordu. Hem de ritim notası. Biz ancak annelerin bir kahramanımıza bir çocuklarına yönelen bakışlarını, ritimle birlikte artan heyecanımızı ve kendinden geçen çocuklarımızı bu satırlara sığdırabildik. Günlerdir öylece bekleyen müzik aletlerimiz hayat bulmuştu. Sanki bugünü, kahramanlarımızın onlara elleriyle hayat vereceği günü, beklemişlerdi. İlk ders bize bir fotoğraf flaşı kadar sürdü gibi geldi. Oysa bir sözcük bile konuşamayan öğrencimizden, bir adım bile atamayan öğrencimize; başını kaldırıp da yüzümüze bakamayan öğrencimizden, dinlemek nedir bilmeyen öğrencimize kadar herkes kırk beş dakikadır çalıyordu. Notamotif ezgilerin vagonları olmuşlardı. Bayan kahramanımızın yola çıkmadan önceki sıkıntısı da kaybolmuştu. Bay kahramanımız coşkuyla sürüklüyordu öğrencilerimizi. Her biri, kahraman notamotiflerimizin eşliğinde hiç çıkmadıkları/çıkamadıkları bir yolculuğa çıkmışlardı. Ellerindeki müzik aletleriyle uzun bir katarın penceresinden el sallar gibiydiler. Sonra kırmızı bir kurdele ardında coşkulu bir kalabalık? Önce flaşlar patladı, sonra kurdele kesildi. İnsanlar, bir nehir coşkusuyla girdi içeri. Bir sözcük bile söyleyemeden sahneden gelecek sesi bekledik. Çocuklarımız az önceki yerlerindeydiler. Onlarca prova yapmışçasına rahattılar. Notamotif tekrar hareket etti. Katar bu kez daha uzundu. Veliler, öğretmenler, özel konuklar? Herkes, öğrencilerimizin ritimlerin içinde kendilerini kaybettiklerini düşünüyordu. Bizlerse onların kendilerini bulduklarını çok iyi biliyorduk. O gün, kahramanlarımız o küçük salona gölgesinde insanların dinlenecekleri bir sanat ağacı fidanı diktiler. Bizlere o ağacı büyütmek için cesaret, umut ve güven verdiler. Sonra arabalarının dup dup eden camıyla arkalarında etkilerini bırakarak gittiler.
Bu yazı 796 kere okundu.
|