Penceremin önünden Kale Dağı görünüyordu. Onun eteklerinden başlayıp kasabaya doğru süzülen Konurca Çayı, etrafında dizilen söğüt ağaçlarına annelik yapıyordu. Odamın duvarlarına alışmış bakışlarım son günlerde sık sık bu dağa yöneliyordu. Günlük koşuşturmalarından fırsat bulup ziyaretime gelen yakınlarımın odamda bulundukları kısa sürelerin dışında bakışlarım sürekli Kale Dağı ndaydı. Kale Dağı, genç oluşum bir dağdı. Kayalıktı. Sanki koca bir mermer kütlesiydi. Çoraktı; ancak dağın hemen eteğinden kaynayan sular, dağın önünden başlayan ovaya bereket saçıyordu. Kale Dağı, baharda biraz yeşillenir, ardından yıl boyu sürecek boz rengini alırdı. Üzerinde benim odamdan da görülen, dağı boydan boya kat eden bir çizgi vardı. Çin Seddi nin uzaydan görünmesi gibi görünen bu iz, Apollonis antik kentini çevreleyen sur temelleriydi. Apollonis; Bergama Kralı Attalos un eşi Apollonis in adını verdiği kenttir. Kentin bu ismi milattan önce 194 te aldığına dair yazıtlar bulunmaktadır. Bizler Apollonis in önünden kaynayan sularda öğrendik yüzmeyi. Bu yüzme fasıllarının aralarında antik kentin kurulduğu dağa da çıkardık. Kale Dağı bizi aldatırdı. Zirveye vardık diye düşündükçe önümüze yeni bir zirve çıkardı. Tepelere doğru ilerledikçe eni üç metreyi bulan temel kalıntıları çıkardı karşımıza. Bizler o temeli aşar, asıl zirveye varırdık. Orada kasabalının bu dağa adını veren kalenin temel kalıntılarını bulurduk. Bir de hazine avcılarının köstebek yuvasını andıran çukurlarını? Yerdeki çömlek parçalarından, temel izlerinden başka bir şey bulamasak da her seferinde dağa tırmanmaktan geri durmazdık. Oradayken içimize bir uçma hissi dolardı. Az ötelerde, ovanın ortasına kurulmuş Mecidiye, kanatlarımızın altında gibi olurdu. Gezintimizi tamamlar tamamlamaz aşağılardaki gölette serinlerdik. Artık, bir rüyanın parçası olan o gölette belki de Apollonis de yüzmüştür. Şimdi bunu bilmek ne zor? Uzun süreden beri yattığım odamda, tavandaki sıva izlerini ezberlemiş olmanın bıkkınlığıyla gözlerimi tekrar Kale Dağı na çevirdim. Gözlerimin peşine takılıp gittim. Yıkık kale duvarlarını yeniden inşa ettim. Bunu yapmak için kasabadaki her evin temelinden birkaç taş çektim. Ayrıca kasabanın batısında, kasabayı sel sularından korumak için yapılan ve Koca Kanal olarak bilinen su yolunun bütün taban taşlarını söküp Kale Dağı na taşıdım. Kent, Kral Attalos un eşi Apollonis e hediye ettiği haldeydi şimdi. Antik kenti yeniden kurduktan sonra çocukluğuma döndüm. Mayıs başıydı. Bir öğleden sonra okulu asmış, arkadaşlarla birlikte Konurca ya gidiyorduk. O gün kaç kişi olduğumuzu şimdi hatırlamıyorum. Konurca ya yakın bir yerde bir kum ocağı vardı. Kum ocağı, o zamanlar henüz kasabanın çöplüğü olmamıştı. Arkadaşlarımızla yolumuzun üzerindeki bu kum ocağına indik. Kum ocağının kenarları on metreye yakın bir yükseklikteydi, tabanı düzdü. Biz bu ocakta gezinirken nasıl olduysa duvarlardan birinde, kumların içine sıkışmış bir insan iskeletine rastladık. Bir arkeolog edasıyla o iskeleti yattığı yerden çıkarmaya çalıştık. Büyük bir adamdı. Boyu bizden uzundu. Şimdi o iskelete uzun uzun baktığımı anımsıyorum. Bir de ?Ah onun nerede, nasıl yaşadığını bilebilseydim!? deyişimi? Sonraki Konurca gezilerimizde, kum ocağının yanından geçerken hep onlarca metrelik kum tabakasının altında yatan o adamı düşündüm. ?Ah onun nerede, nasıl yaşadığını bilebilseydim!? Bir köle miydi acaba? Yoksa bir isyancı mı? Belki de bir sporcuydu ya da önemsiz bir adam? Önümdeki tarih perdesi o yıllarda bu soruların yanıtlarını benden gizliyordu. Oysa bugün o sis perdesi yavaş yavaş aralanıyor. Daha az önce Apollonis i yeniden inşa ettim. İçini insanlarla doldurdum. İnsanlar telaşla oradan oraya koşuyorlar. Kimileri aşağılardaki kaynaktan su taşıyor, kimileri de yemeklerle meşgul? Hava da yağmura kesmiş. Bahar bulutları oradan oraya ilerliyor. Bu gün Apollonis kentine, Kral Attalos ve eşi Apollonis gelecek. Kolay mı? Yaşanan kargaşa az bile? Belli ki bulutlar da şehrin kurucularını yağmurla karşılamak istiyor. Bu sırada ovanın aşağılarından Apollonis kentine doğru ilerleyen biri, kente bir kilometre kala yağmura yakalanıyor. Önce bir ışık, sonra gök gürültüsü. Apollonislinin canı gök gürültüsünü bekleyemeden ayrılıveriyor bedeninden. Sonra Dereköy tarafıntan çoğalan seller geçiyor üzerinden. Bir, iki, üç, beş, on, bin, iki bin? Her yıl biraz daha yükseliyor üzerindeki kum tabakası. Sonra seller kesiliyor, toprağın altında öylece kalıyor Apollonisli. Bir bahar günü üç dört çocuk eli uyandırıyor onu sonsuz uykusundan. Onun iki bin yıl önce kendisini terk eden canından arta kalanlara öylece bakıyor çocuklar. Çocuklar bir süre baktıkları iskeleti geride bırakıp Konurca nın suyuna bırakıyorlar kendilerini. Önce bir üşüme, sonra bir ferahlık. Daha ilk kulaçta unutuyorlar az önceki iskeleti. Kral Attalos ve eşi Apollonis in geldiği gün çok güzel vakit geçiriyor Apollonisliler. Herkes kraliçenin gelişiyle gururlanıyor. Hiç kimse o gün kente yetişemeyen Apollonisliyi fark etmiyor. Attalos ve Apollonis uğurlandıktan sonra anlaşılıyor yokluğu. Ne kadar uğraşsalar da izine rastlayamıyorlar. İşte tam da böyle oldu. Ben bu sis perdesini aralamak için ne diye bir ömür bekledim ki? Bunları anlamam, zaman tünelini aşmam için on yıl bu odada yatalak olarak ölümü beklemem mi gerekti? Şimdi nasıl da anlıyorum o toprak altında yatan adamı. Odamın duvarlarına gidiyor gözlerim. Kendi kendime bir kez daha ?İşte tam da böyle oldu.? diyorum. Bakışlarım tekrar Kale Dağı na yöneldiğinde Apollonis kenti orada olmuyor. Çay boyu uzayan söğüt ağaçları da kaynak suyu da yok. Bir ben buradayım. On yıldır, bir festival günü üzerimden akacak kumları bekleyen ben.
Bu yazı 704 kere okundu.
|