Rüstem Dayı ağır adımlarla ilerledi kahvenin ortasına. Kısık sesiyle homurdandı: -Çay getir oğlum! Kahveci apar topar getirdi çayı. Sevmezdi beklemeyi Rüstem Dayı. Belki de meslek hastalığıydı onunki. Anında yapacaktı aklındaki işi. Tıpkı mektupları zamanında dağıttığı gibi. Bugün onun hayatında önemli bir gündü. Nedense işe ilk başladığındaki heyecanı duyuyordu. Ama durum tam tersiydi; o, bugün yıllarca çalıştığı işinden emekli oluyordu. Yeni bir unvan daha kazanıyordu . Artık Postacı Rüstem değil Emekli Postacı Rüstem diyeceklerdi ona. Rüstem Dayı çocuklar gibi seviniyordu bu işe; çünkü severek başladığı işinden iyice soğumuştu son zamanlarda. Plastiğin icat olmasıyla meslekleri ellerinden giden tenekeciler gibi hissediyordu kendini. Çok konuşurdu Tenekeci Cafer le. -Ah be Rüstem, kayıp gitti mesleğim avuçlarımdan, şu soysuz plastik çıktı çıkalı! O zamanlar hak verse de pek anlamazdı onu. -Sana dükkanını kapat diyen mi var? Diye teselli ederdi onu. İşin öyle olmadığını şimdi şimdi anlıyordu. İnsanlar, daha dorusu şanslı insanlar, mesleklerini nasıl buldularsa öyle ayrılırlardı ondan. Çalışkanları mesleğini bir iki adım daha ileri götürürdü o kadar. Bir kaptan, bir doktor, bir öğretmen? Bu konuda ne kadar şanslı. Onun durumu, denizlerin kuruması, dünyanın mikropsuz kalması ya da çocukların hayatın tüm bilgileriyle doğması gibi bir şey. Bunların bazıları iyi; ama Rüstem Dayı nın hali daha çok denizlerin kurumasıyla işiz kalan kaptanın haline benziyor. O mesleğine ilk başladığında göz bebeğiydi insanların. Mahallenin bir ucundan girdiğinde tüm mahallelinin postacının geldiğinden haberi olurdu. Bir merak bir ilgi sormayın gitsin. Severdi insanları sevindirmeyi. Asker mektupları, gurbetçi mektupları, eşten dosttan gelen mektuplar? Onu görenler yakınlarını görmüş gibi olurlardı. Müjde niyetine içtiği çayların, kahvelerin sayısını unuturdu. Böyle böyle mektuplar geldi, gitti. Satırlara sığdırılmış duyguları taşıdı elleriyle. Bir zaman geldi mektuplar azalmaya başladı. Neden, demeye kalmadan telefonun yaygınlaşması al aşağı etti postacının tahtını. Bıçak gibi kesildi mektuplar. Artık tek tesellisi özel günlerdeki kartlardı. Ama yine de o eski hava yoktu artık. İnsanlar ona selam bile vermiyorlardı mahallelerine geldiğinde. Bir acayip olmuştu insanlar. Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyorlardı. O balkonlardan sarkan yaşlı kadınlara ne olmuştu? Bir salgın onların hepsini birden öldürmüş müydü yoksa? Ya kapılar niye açılmıyordu? Niye kimse oralı olmuyordu onunla? İçine işledi bu durum. Her geçen gün, kum saatinin taneleri gibi akıp gidiyordu mesleği. İnsanlar artık kutlama kartı bile atmıyorlardı. Cep telefonu çıkmıştı çünkü. Elli kişiye birden kalıplaşmış mesajları gönderiyorlardı. Ne duygu ne sevgi? Aynı mesajı gönder elli kişiye olsun bitsin. Bununla da kalmadı gelişmeler e mailler, bilmem neler! Göz göre göre eridi mesleği, hele hele internetten sonra? Ona kala kala yüklü telefon faturalarını veya yüksek kredi kartı borçlarını taşımak kaldı. Ne oldu size insanlarım? Başınız dönmüyor mu? Sabrı da unutturdu size bu hız. Bir ay sabredip mektup bekleyen siz yaşlı bir kadının karşıdan geçişini bekleyemez oldunuz. Çok mu aceleniz var? Bu aceleye rağmen yine kargaşa yine mutsuzluk kokuyor şehirleriniz. Ben avuçlarımla getiriyordum size umudu, mutluluğu ve haberi. Siz tuşlara bağladınız her şeyi.
?Tüfek icat oldu mertlik bozuldu.? misali tuşlarla havaya uçtu insanlar , umutlar en önemlisi de duygular.. Tavşankanı çayından bir yudum aldı Emekli Postacı Rüstem Dayı, kendine geldi ve dışarıya yöneltti bakışlarını: -Her şey ne kadar hızlı?
Bu yazı 708 kere okundu.
|