Gecenin karanlığında buldu gözlerini. Her köşeden bir sözcük çıkıyordu. Sözcükler serseri kurşunlar gibi kaçıyordu avuçlarından. Oysa ne kadar güvenirdi kalemine. Mutlaka bir yerde bir yanlışlık olmalıydı. Ne oluyordu bu sözcüklere? Bozuntuya vermeden oturdu masaya. Keramet kalemdedir, diyerek değiştirdi. En şeffaf olanını aldı. Sallayınca içindeki sözcüklerin oradan oraya kaçıştığını görebiliyordu. Kalemin ucuna gelip de kalan sözcükleri görmek kahrediyordu onu. O hırsla kalemtıraşı aldı. Kalemi açmaya başladı. Elindeki kalem küçücük kalmasına rağmen hiçbir sözcüğü o boşluktan çıkaramadı. Sözcükler suyu çekilen deredeki balıklar gibi bir kenara toplanmışlardı. Ona yüz verecekleri yoktu. İyice soğudu yazma işinden. Oysa daha yeni başlamıştı yazmaya. İçini kemiren sıkıntıyı dağıtmak için bahçeye çıktı. Ay ışığı bahçedeki incir ağacından koyu bir gölge oluşturmuştu. Yerdeki sözcükler kum taneleri kadar çoktu. Kimi fosforlu, kimi paslı, şöyle bir el attı toprağa yine yok. Sözcüklerin kökü derindeydi. En anlaşılırını seçiyordu yine yok. Başını kaldırdı, dil ağacıyla karşılaştı. Koskoca dil ağacını incir ağacı zannetmişti. İyi ki fark eden olmamıştı bu yanlışını. O ara, dalları hışırdatan bir rüzgâr esmeye başladı. Rüzgâr sözcük sözcük yalıyordu yüzünü. Daldan dala geziyordu düşünceleri. Yel değirmenini rüzgârın şiirine benzetti. Evinin karşısındaki dönmeyen yel değirmenini düşündü. Okunmayan bir şiir kitabı gibi? Mademki rüzgârdan da fayda yok; mademki ondan da sözcük alamıyorum o zaman ciğerime çekerim bu bahar havasını olur biter, dedi. Derin bir nefes aldı. O da ne? Ağır bir taşı yerinden oynatamamak gibi? Bir yudum nefes bile çekemedi içine. Nasıl bir küskünlüktü bu? Ne yapmıştı ki sözcüklere? Nedendi bu kasıntılı halleri? Nereye el atsa eli boş kalıyordu. Sanki yüreklere saplanmış hançerdi sözcükler. Çekse bir dert, çekmese bin dert. O ara sözcükten bir masa ilişti gözüne. Yanında da iki sandalye, neyden yapıldığını söylemeye gerek yok. İlişiverdi sandalyeye tüm küskünlüğüyle. En azından sandalye taşıdı onu. Oysa o, sandalyenin küt diye çökeceğini düşünmüştü. Birden ortalık aydınlandı. Gökteki en parlak yıldız çöküverdi yanına. Yıldız çekinmeden girdi söze: - Pek dalgınsın! - Sözcükleri düşünüyorum? - Ne olmuş sözcüklere? - Ne olacak, ne ettiysem ulaşamıyorum onlara. İki satır yazacak oldum o bile yok. Kendimi konuşurken dilsiz, duyarken sağır olmuş hissediyorum. - Hımm! - Derdini anlıyorum. Sen küstürmüşsün sözcükleri. Sen onları yabancı sözcüklerle aldatmışsın. Bir cümle kurarım, bir şiir döktürürüm diyorsun. Sözcüklere döktürdüğün onca yaştan sonra... Pır etti gitti yıldız. Tekrar odasına döndü bizimki. " En azından, yazmasam da okurum." diye avuttu kendini. Elini rafa uzatıp bir kitap aldı. Açıp okuyacak oldu yok. Sanki kitap mühürlü. Sepetteki gazeteye uzandı bütün sözcükler silindi gazeteden. Elini uzattığı her sözcük ona küskün, kırgın, en kötüsü de ulaşılmaz. Bu sıkıntılı ortamdan kaçacak oldu. Yığıldı kaldı olduğu yere. Vazgeçmişti cümle kurmaktan. Tek bir sözcük, tek bir sözcük ne olursunuz bırakın da haykırayım: Su!
Bu yazı 692 kere okundu.
|