İnsanlar, sabahları yanımdan telaşla geçerken görmüyorlar beni. Evet, evet görmüyorlar. Yoksa ne diye bir: ?Kolay gelsin!?i benden esirgesinler? Bazılarının acelesi yok, onlar görüyor. Hem de her sabah. Bazen formaliteden de olsa ?Kolay gelsin!? diyorlar. Ben başımı kaldırıp da ?Sağ ol.? diyene kadar caddenin aşağısında kaybolup gidiyorlar. Seneler geçti bu işteyim. Eskiden yine daha çoktu beni fark eden. Şimdilerde ya görmüyorlar ya görmezden geliyorlar. Benden çekinmeden ?Şunu da al!? der gibi kıvırıp yere atıyorlar ellerindeki çöpü. Oysa görülmeyecek gibi miyiz? Gündüz feneri gibi kıyafetlerimiz var. Takmıyorum artık insanlara. İster görsünler, ister görmesinler. Ben de artık profesyonel mi oldum ne? Ben işimi yapıyorum. Erol TAŞ la ilgili bir hikaye var, bilirsinizdir. Erol TAŞ, kötü adam rolünü çok iyi oynardı. O kadar iyi oynardı ki seyirciler Erol TAŞ ı gerçekten o kadar kötü zannederlerdi. İşte yine böyle bir film sonrası Erol TAŞ la sokakta karşılaşan izleyiciler basmışlar taşı bizimkine. O da sevinmiş tabi. Demiş ki ?Siz bana taş değil, ekmek atıyorsunuz ekmek!? Ben de öyleyim artık. Sokağa attığınız çöpler benim ekmek kapım. Siz o çöpleri atmasanız ben nasıl iş yapacağım. Mesleğimin ilk günlerinde çok uğraştım sizlerle. ?Kardeşim, niye yere çöp atıyorsun?? diye sizleri uyardığım oldu. Kiminiz utandı, kiminiz dövmeye kalktı beni. Boşuna değil süpürgemin sapı meşe odunundan. Eskiden kalma bir alışkanlık. Farklı şeyler ilgimi çekiyor artık. Attığınız çöplerden tanımaya çalışıyorum sizi. Onlarda sizlerden izler arıyorum. Mesela şu ev: Çocuklu bir aile yaşıyor orada. Her sabah onlarca çocuk bezinin olduğu bir poşet kapının önünde olur. Ya da son anda evden saçı başı dağınık bir adam çıkar, kamyonete savurur çöpleri. Az ilerde bir kahvehane. O ne izmarit, o ne oyun kâğıdı müsveddesi. Kim, kimi yendi acaba? Siz 2 biz 16 diyor buruş buruş kâğıtta. Ben düşünüyorum. Siz kim, biz kim? Anlamam olanaksız. Belki bir akşam bu kahveye takılmam gerekecek anlamam için. Ah izmaritler! Onlara da çok kafa yordum. İzmarit deyip geçmeyin. Bazıları biraz içilip aceleyle söndürülmüş. Genelde garaj tarafında öyle çıkıyor. Belki arabaya yetişme telaşıyla, belki de özlemle beklenen bir yolcu gelişiyle atılıvermiş bir kenara. Kimi de izmaritini bile içmiş. Ne hırs! Anlıyorum, anlıyorum da bazen sokakta ruj lekeli izmaritler süpürüyorum. Sen al, en güzel ruju. Dudaklarını bir güzel boya. Ardından bir sigara yak. Sonra da o ince topluklu ayakkabılarınla ez onu. İyice ez ki zor süpürülsün. Daha neleri var. Parkların derdi izmarit değil. Orada çerez kabukları başımın belası. O kabuklar kuytu bir köşede, bir tavan arasında olsa diyeceğim ki fare yemiş. Ama değil işte. Uluorta duruyor. Belli ki bir insan yemiş. Açık konuşacağım. Parkta ayaklarını açmış önünde bir yığın çerez kabuğu oluşturmuş insanları çok gördüm. Ya da cadde boyu ilerlerken elindeki kese kağıdından çerez yeyip yola atanları? Hepinizi biliyorum. Gözleriniz vitrinlerde, elleriniz kese kağıdında. Ye babam ye. Sonra da yere at. Ah Erol TAŞ ah! ?Ekmek atıyorsunuz.? demiştin değil mi? İşte bir yatak. Eski, pamuk dolgu. Ne diye atıldı ki. Evdekiler durumunu düzeltti de yenisini mi aldı; yoksa evde yatalak biri vardı da öldü mü? Belki de geçimsiz bir ailedir de kadın kocasını yatağıyla birlikte sokağa atmıştır. Ya da tam tersi. Madem geçinemeyeceksin niye evleniyorsun kardeşim? Sırtlanıyorum yatağı. Atıyorum kamyonete. Eski bir çanta. Ama çok eski. Düşünün, dedenizin ilkokul çantası gibi. Tavan arasında temizlik mi yapıldı? Niye bugüne kadar atılmamış? Daha bir sürü eski eşya. Acaba yine bir ölüm mü? Yoksa miras paylaşımı, ev temizliği mi? Bakmayın bana siz. Ben işimi yapıyorum. İlk başlarda zor vakit geçirirdim. Akşam olana kadar canım çıkardı. Sürekli saate bakardım. Ne zaman ki çöplerin öykülerini düşünmeye başladım saate bakmaz oldum. Sizleri çöplerdeki anlılarınızdan tanımak oyalıyor beni. Artık saat bile taşımıyorum. Öğrendim biraz bu işerli. Artık biliyorum. Her çöpün ayrı bir öyküsü var. Kırık bir bardak? Nasıl kırıldı acaba? Bir çocuk mu kırdı? Bir anne kızıp da yere mi çaldı? Yoksa kazayla mı düştü? Kendiliğinden çatladı da ev sahibi bilerek mi kırdı? Örnek vermeyeyim diyorum; ancak ben cadden takma diş bile süpürdüm. Yaşlı bir adam çıkıyor televizyona. ? Yeğenlerimle maça gitmiştim. Gol oldu, bağırdım, dişlerim ağzımdan fırladı.? diye anlatıyor. Colega mı neymiş, dişleri ağza yapıştırıyormuş. Sokağa dişini düşüren adam da böyle. Kim bilir kime bağırdı da düşürdü dişlerini. Sonra da oracıkta bırakıp gitti. Eee titizdir bu kişi. Yerdeki diş alınır mı? ?Kızma!? diyeceksiniz bana. ?Titizlik fena bir şey mi?? Titizliğine kızmıyorum. Kendine titiz olmasına kızıyorum. Kendi dişin, al da az ilerdeki kutuya at. Günaha mı giresin? Bazen evlerin önünde çöp kutusunun yanına atılmış kitaplar görürüm. Onları alır kamyonetin yanındaki kutuya koyarım. Eskiden beri yaparım bunu. Bu şekilde bir kütüphanem bile oldu. Kitapların insanı ne kadar geliştirdiğini bildiğimden kıyamam onlara. O kitapları okumakla kalmam, sizin izlerinizi de bulurum onlarda. Bir çocuk karalaması, altı çizili bir bölüm, yırtılmış sayfalar? Kitap okumasam bunca şeyi nasıl yazacaktım. Siz her sabah yaptığınız gibi bana çöpçü deyip geçecektiniz. Oysa bundan sonra, hangi çöpçü yazdı bu öyküyü diye sabah mesaisindeki arkadaşlarımı süzeceksiniz. Bense size görünmeden meşe saplı süpürgemle ekmek parası hatırına anılarınızı süpüreceğim. Tıpkı Erol TAŞ ın ekmeği gibi
Bu yazı 594 kere okundu.
|