Kadınlar bende ne bulurlar anlamam. İlle beni kollarına takıp gezecekler. O da yetmezmiş gibi sağa sola gösterecekler. Herkes bilmeli, yoksa koluna takmış, gezdirmiş ne önemi var? Yalnız şimdi mi, tarih boyunca hep böyle olmuş. İnsanlar bir dayanak, bir güven kapısı aramışlar. Beni bulmuşlar sonunda. Haklılar tabii. Kolay kolay dış etkenlerden etkilenmem. ?El alem ne der?? bana göre değil. El alem ne diyecek? Zenginin malı züğürdün çenesini yorar.
Bana karşı en ilgisiz olanlar bile ömründe birkaç kez benim hayalimi kurmuştur. Şöyle dağ başında bir define olarak bir kazma vuruşuyla çil çil ortaya çıksam kim hayır diyebilir? İşte benim hikayem de böyle. Tıpkı küllerinden yeniden doğan masal gibiyim. Hikayem bitecek gibi olunca yeniden, farklı bir insanın kolunda, elinde başlıyorum yolculuğa.
Bir savaş zamanıydı. Ortalık toz dumandı. Etraftan top sesleri geliyordu. Top sesleri yaklaşmaya başlayınca ev sahibi beni kasabanın çıkışındaki kuyuya atıverdi. O kuyunun dibi olmadığı söylenirdi. Sahibim nasıl oldu da beni dibi olmayan kuyuya attı, aklım almadı. Kendisi de dipsiz bir kuyuya atılmış gibi terk ediyordu yurdunu. Altınları düşünecek durumda değildi. ?Belki? diyordu ?belki barış olur da o zaman gelir, altınlarımı alırım.? Hiçbir zaman gelmedi o adam. Nereye gitti, nasıl yaşadı, tekrar bu kadar altın biriktirdi mi, bunu hiç kimse bilemedi.
Su soğuktu, taşlar yosunluydu. Ancak bulunduğum ortam beni bozamadı. Yıllarca orada durdum. Sonra bir gün kuyunun suyu azaldı. Ben kuyunun dibindeki çamurda öylece kaldım. Ta ki bir gün define avcıları gelene kadar. İki kişiydiler. Kasaba taraftan geliyorlardı. Geldikleri yol kıyısındaki tarlalarda, kuyularda detektörleriyle altın arıyorlardı. Onlar kasabadaki define hikayeleriyle büyümüşlerdi. Benim olduğum kuyuya gelene kadar detektör hiç ötmedi. Oysa şimdi bip sesiyle ortalık inliyordu. Sonra insan sesleri: ?Ötüyor, ötüyor.? ?Evet, hem de kuvvetlice!? ?Hadi hemen kuyuya inelim!? Gelenlerden biri, beline bağladığı iple kuyuya sarktı. Kuyunun çamurlu tabanını elleriyle yoklayıp: ?Burada bir şey yok!?diye seslendi yukarıya. ?Daha iyi bakmalısın, detektör boşuna mı öttü? Biraz daha gayrete geldi kuyuya inen adam. Kollarını dirseklerine kadar daldırıp çamurların içinde gezdirdi. Sonra bir altın para yakaladı. ?Buldum, buldum?? ?Hadi birkaç tane al da gel yukarıya.? Adam avuçlayabildiği kadar altını alıp yukarıya çıktı. Çılgınca bir sevinç, kendinden geçme? Sonra tekrar aşağıya inip taban çamurunu neredeyse taradı. Altınları yukarı çıkarıp az ilerdeki çeşmede yıkadılar. Sonra da yanlarında getirdikleri keseye doldurdular. Ardından dar sokaklardaki sarraflarla pazarlığımız yapıldı, değerimiz biçildi. Bu kişiler kendilerine de yeni bir hayat biçip zengin oldular. Sonrasında yeni yolculuklar. Kimimiz bir düğün takısı, kimimiz bir hediye olduk. Kimimiz de yabancı ülke müzelerinde soğuk camlar ardında sergilendik. Ben de çok güzel bir takı oldum. Bir sarraf vitrininde satılacağım günü bekleyeme başladım. Bir gün bir gelin bana ilk defa alıcı gözle baktı. Adeta tutuldu bana. Vitrinin başında çakıldı kaldı. Belli ki beni çok beğenmişti. Hayallere dalıp beni gerdanında düşlüyordu belli ki. İşte o anda tutturdu ille bunu isterim diye. Sanki bir oyundu bu. Kaynana, kayınpeder kızdı; kendi anne babası da: ?Kızım ayıptır, ayıp!? diye fısıldadılar. Son sözü kayınpeder söyledi. ?O çok pahalı, onu alamayız.? Meğer bu son söz değilmiş. Gelin tekrar konuştu: ?Onu alamazsanız beni de alamazsınız!? Sinirler iyice gerildi. Damat arada kaldı, gelin bastırdı. Sonuçta beni aldılar. Düğün gecesi gelinin boynuna taktılar. Günler geçti. Bizimkiler çoluk çocuğa karıştı. Hayat tüm yüküyle omuzlarına çöktü. Elleri dara düştü. Yine kuyumcunun yolunu tuttuk. Kuyumcu beni evirdi, çevirdi: ?İşçiliği çok, biraz fiyat kıracağız.?dedi. Kırılmış fiyatımla beni kuyumcuya bıraktılar. Tekrardan eritildim. Bu kez de bir nişan yüzüğüne döndüm. Yine bir vitrinde bekledim. Bir gün bir delikanlı geldi. Birçok yüzük arasından beni seçti. Parasını denkleştirip ödedi. Ardından ceketinin cebine koydu. Heyecanlıydı, tedirgindi. Doğruca deniz kıyısındaki bir kafeye gitti. Orada biraz bekledikten sonra masaya bir kız geldi. Oğlanın sevinmesinden belli ki beklediği kişi bu zarif, çıtı pıtı kızdı. Bir süre oradan buradan konuştular. Sonra oğlan derin nefes aldı: ?Sen ne kadar sevdiğimi biliyorsun.? dedi titrek bir sesle. ?Bilmez olur muyum hiç!? diye yanıtladı kız. ?Ben bu sevgimizi taçlandırmak istiyorum.? ? Taçlandırmak mı? dedi kız anlamamışçasına. Bu sırada oğlanın eli cebindeki kutuya ulaştı. Kutuyu yavaşça açtı, yüzüğü kızın parmağına taktı. Artık yeni bir eldeydim. Günlük çalışmalar, akşam üstü buluşmalar, kaçamak dokunuşlar? Daha neler neler? Bugün bu eldeyim, bakalım yarın neler getirecek. Zaman akıp gidiyor. Ben altın olarak hayatınızda yer almaya devam edeceğim. Kiminiz yastık altına koyacak beni, kiminiz çelik kasalara. Kiminiz de ekonominin gidişine aldırmadan kollarına takıp gezdirecek beni. Benim için bilek kesecek kapkaçlar, ev soyacak hırsızlar, tarla tarla dolaşacak define avcıları. Gece gündüz çalışacak insanlar. Ve sizler düşlerinizde çil çil altınlar göreceksiniz. Bense değerimden bir şey yitirmemiş olarak sizinle yollarımızın kesişeceği günü bekleyeceğim.
Bu yazı 850 kere okundu.
|