İlgin, kahvenin ortasındaki masada oturuyordu. Ben ne zaman kahveye gelsem o da orada oluyordu. Onu hiç boş otururken göremezdiniz. Ya karşısındakine bir şeyler satar ya da önündeki gazetenin bulmacasını çözerdi. Emekli olduktan sonra bir bakıma ek iş yapıyordu burada. Terazisi hemen önünde duruyordu. Kahveciler genellikle seyyar satıcıları sevmezler; ancak onu nedense el üstünde tutuyorlardı. Onun müşterileri genelde belli kişilerdi. Ben alışverişlerine hayret ederdim. Gelenler daima onun kurallarına uyardı. Hiç kimse ürün seçme şansına sahip değildi. İlgin, öyle bir kişiydi ki elma almaya gelen bir müşteriye kabak dahi satabilirdi. Bense yan masada mide ağrısından kıvranırdım. Neden mi? İlgin denen adam yüzünden. Çünkü o, karşı tarafa aktardığı her üründe teraziye eliyle bastırıyordu. Öyle bir bastırıyordu ki bazen yarım kiloluk ürün bir kilo geliyordu. Ben her seferinde yerimden hoplayıp adama haddini bildirecek oluyordum. Ama nerede? Adam zebella gibi. Çaresiz, bu durumu sineye çekiyordum. Çünkü ben de aynı kahvede boyacılık yapıyordum. Ne yaparsınız, ekmek parası. En azından ben adamların ayakkabılarını bir çift alıyorsam boyadıktan sonra da bir çift olarak geri veriyorum. Eh boyayı bazen biraz ince sürüyorum o kadar. Herif teraziye eliyle bastırıyor. Ben sana yapacağımı bilirim! Sen dur! Çok da meraklanmayın. Aslında o kadar da bildiğim söylenemez. Siz söyleyin ne yapabilirim? Zabıtalara mı, polislere mi, yoksa savcılara mı şikayet edeyim onu? En iyisi savcılara şikayet etmek. -Ağabeycim, al şunları iyice parlat! Bak parlamazsa para yok ha, diyerek dalgınlığımı bozuyor bir müşteri. -Tamam ağabey, ayakkabında saçını tarayamazsan para istemem. Bakın siz gördünüz. Bu adamın ayakkabısını nasıl hileli boyayabilirim ki? -Çok dalgınsın boyacı, ne düşünüyorsun böyle? -Hiç, hiçbir şey? Ayakkabılarına bakıyorum. Derisi güzelmiş. -Baksın da güzel olmasın. Onlara kaç para verdiğimi biliyor musun? -Bilmiyorum, dedim içimden. Deri olsa ne olur, naylon olsa ne olur? Ben yine boyamı yapmayacak mıyım? Güzüm, yan masada. Adam çok iyi iş yapıyor. Geleni gideni hiç eksik olmuyor. İşin ilginci gelen gidenlerden bazıları da söz arasında elleriyle teraziye bastırıyor. Acaba onlar da mı suç ortağı? Yok, yok. Böyle olmaz. Ama zabıta, ama polis; mutlaka birilerine gitmeliyim; yoksa çatlayacağım. Yazık bu insanlara! -Uyuyorsun boyacı, benim ayakkabılarım kahverengi mi? Hemen toparlanıyorum: -Boya bitmiş mi ona bakıyorum. -Kardeşim bana ne senin kahverengi boyandan, siyah var mı ona bak! -Var var, siyah boyam bitmez, korkma. Adamın gözü ayakkabısında. Benim karşı masaya baktığımı görmüyor bile. Acaba bu adama mı söylesem? ?Bak? desem, ?şu adam var ya ne zamandır takip ediyorum. Ne satsa eliyle teraziye bastırıyor. Bak bak. Hele şu saçı kabak olan var ya o da çoğu zaman teraziye bastırıyor. Onları şikâyet etsem yardım eder misiniz?? Kim bilir? Belki yardım eder, belki de masayı kökten dağıtır. -Biraz acele et be boyacı! -Şimdi bitiyor. -Uyuttun beni, uyuttun. Akhisar da ne boyacılar gördüm. Adam boyacı değil darbukacı. Sandıkla konser veriyor, konser. Senin bir numaran yok mu? -Ben düşünürüm. -Belli, hindi gibi sabahtan beri dalıp gidiyorsun. -Ne hindisi ağabey? -Yılbaşı hindisi? Be adam, senin düşünmenden ses çıkmıyor. Ya konuş ya bir şeyler sor. -Ne anlatayım ağabey, ne sorayım? -Düşünüyorum dedin ya, onları anlat işte. Ne düşünüyorsun? -Şey, bilmem ki! -Neyi bilmezsin? -Sana anlatsam mı acaba? -Ya sabır, hele bir söyle bakalım neymiş düşündüklerin? -Aslında düşünme de denmez buna. Bir çeşit gözlem benimki. -Ne gözlemi? -Şu masaya bak. -Ne olmuş o masaya? -O masada İlgin diye birisi var. -Tanımam mı İlgin Amcayı -İşte o? -Ne olmuş ona? -O var ya, karşısındakine bir şeyler sunarken eliyle terazinin kefesine dokunuyor. Ben ne zamandır gözlüyorum. Adamın eli hep terazide. Bu nasıl insan, anlamadım. İşte onu zabıtaya mı, polise mi yoksa savcıya mı şikayet etsem? -Eh be boyacı, ben de seni bayağı bayağı düşünüyor zannettim. Sen gerçekten hindi gibi düşünüyormuşsun. Bir daha bak bakalım. Adam ne yapıyor? - Başkalarını çekiştiriyor. Bunu yaparken de terazinin kefesine dokunuyor. -Ne olmuş yani? -Ne olmuşu var mı ağabey? -Eğer onu şikâyet edersen dışarıda insan kalmaz. -İnsan mı kalmaz? -Bak hâlâ soruyorsun! Sen söyle. Başkalarının kusurlarını tartarken parmağıyla terazinin kefesine bastırmayan kaç insan var? Bırak adam rahat rahat konuşsun. Şu kahvedeki her masada benzer alışverişler var. Sen bir tek o masayı görüyorsun. Aslında sen bile terazinin kefesine dokunuyorsun da haberin yok. Bu iş, başkalarının kusurlarını tartma işi. Kusur, tartarken hiç kimse elini teraziden uzak tutamaz. Sen başka şeyler düşün. Mesela ayakkabılar nasıl daha iyi parlar? -Peki, dedim, adama. Ayakkabılarını parlatıp verdim. Sonraki günlerde düşündüm dediklerini. Gerçekten de kahvedeki her masada benzer konuşmalar oluyordu. Ben bile başkalarını çekiştirirken teraziye dokunduğumu fark ettim. Şimdi midem daha iyi.
Bu yazı 922 kere okundu.
|