Anlamıyorum şu insanları. Kelebeklerin bazılarının bir günlük ömrü olmasına yazıklanıyor da bizi görmüyorlar. Asıl kelebek biziz. Ne umutlarla başlarız hayata serin sabahlarda. Sizler daha uyurken bir motor sesi uyandırır sokakları. Sıkı giyinmiş biri, her dükkanın kapısına sıkıştırır beni. Ya da bir evin balkonuna fırlatacak diye canı çıkar. ?İlle de balkona at demiştir abone.? Her sabah, beni balkona ulaştırana kadar iki üç arkadaşımı çatılarda bırakır. Onları kuşlar mı okur; rüzgâr, uçurtma mı yapar bilemem. Ben çoktan bir kelebek gibi soba başındaki okuyucumun elindeyimdir. Editörümüz ise bir arı gibi olaydan olaya koşar. Onun için biz çoktan ölmüşüzdür. O, yeni bir kelebeğin peşindedir. Yerel kelebeğiz kolay değil. Oradan buradan olay da toplayamazsınız. Bizzat gidip çiçek tozlarını toplar gibi haberleri kaynağından toplamanız gerekir. Yalan, uydurma haber yapma olasılığınız yok. Ya da üçüncü sınıf bulvar gazeteleri gibi, ?Söylendi, denildi.? gibi edilgen cümleler de kurmak olmaz. Cümleler etken olacak. Sonra da pencereyi açıp: ?Artık uç bakalım!? diye yolcu edecek bizi sokaklara. Kahveler, resmi daireler, evler, esnaflar? Bir günlük ömrümüz başlar kapıdan girince. Bizi okuyan her elde, değerimiz biraz daha artar. Evirip çevirirler. Önce büyük başlıkları, büyük haberleri okurlar. Can sıkıntısına göre dalarlar ayrıntılara. Bazı kişiler için: ?Gazeteleri ölüm ilanlarına kadar okur.? derler. Sonra akşam yaklaşır, belki esnafın elinde eve gideriz. Belki bir çekmeceye. Artık bekle dur bahar temizliğini. Bazen de öylece unutuluveririz sehpada. Bir gün sonra heyecanla gelir bir müşteri, okumaya başlar bizi. Sonra tarihe gözü kayar. ?Yahu dünkü gazeteymiş!? diye fırlatır bizi, ya da ölü bir kelebeğe dokunmuş gibi irkilir. Kimisi de yiğitliğe b.. sürdürmez, ?Okunmayan her gazete yenidir.? diye böbürlenir. Oysa biliriz biz günü geçmiş her gazetenin insanların gözünde eskidiğini. Birkaç arşivciyi saymazsak kim ne yapsın eski gazeteleri? Bizi saklayanın ya haberi çıkmıştır, ya beğendiği bir yazı vardır bizde. Ya da editörümüz kendi arşivini yapıyordur. Zaten editörümüz de olmasa bir varmış, bir yokmuş olacağız. Sevdiği yazıları kesenleri arşivci saymıyorum. Onlar ?cart? diye keserler bizi. Arka sayfada bir adamın yüzünü orta yerinden kestiklerini fark etmezler bile. Buna benzer bir olay yaşamıştım. Hafta sonuydu. Evin beyi bir köşede dergi okuyordu. O sırada oğlu yanına gelip: ?Baba, bana söz vermiştin, sinemaya gidecektik.? demişti. Babası nereden kıvıracağını bilemeyince gözü bana ilişti. Eski sayımın sayfalarındaki dünya haritasını yırttı. Dünyayı olabildiğince parçalara ayırdı, ?Bunu yapıştır da gel, o zaman sinemaya gideriz.? dedi. Çocuğunun uzun süre kendisini rahat bırakacağını düşünüyordu. Çocuk beş dakika sonra geldi. ?Baba, dünyayı birleştirdim.? dedi. Babası şaşırmıştı. Baktı, inceledi. Her şey yerli yerindeydi. Oğluna merakla: ?Bunu nasıl yaptın?? diye sordu. ?Baba, haritanın arkasında insan resmi vardı, insanı düzeltince dünya da düzeldi.? dedi. Babası okuduğu dergiyi benim yanıma fırlatıp sinemanın yolunu tuttu. Dönüşte okumadı beni. Sonra da temizliğe kurban gittim, ya da soba tutuşturmaya. Daha da bilemediniz cam silmeye. Paspas mıyım, kültürel bir ürün mü anlayamadım doğrusu! Yalnız bunlar mı? Bir de bilgisayar çıktı başıma. Şu insanlar bir alem. Her şeyi bilgisayara yüklüyorlar. Gün gelecek dışarıda yalnız kalacaklar, haberleri yok. Hoş, oradaki arşivim güzel. Korsanlar ?hack?lenmedikten sonra yırtan eden de yok. Ancak kağıdın sıcaklığı olur mu, buz gibi ekranda. Oradaki okunmamız ?tık?tan ibaret. Üzerimizdeki bir ?tık? bizi okunmuş sınıfına yükseltiyor. Sevmiyorum o kablolu, ekranlı hayatı. Ben mürekkebin kokusunu duyacağım. İnsanlar beni alıp koltuklarına kurulacaklar. Ya işte böyle! Çenem açıldı, köşe yazarlarıma bile değinemedim. Onlar da benim kanatlarımın renkleri. Bazıları da sıkı arşivcim. Yazdıklarının bir günlük ömürleri olduğunu bile bile yazmaları bana yeter. Hem bir bakıma iyi de oluyor. Haber, haber nereye kadar? Bazen ben bile kendimden sıkılıyorum. Açıyorum eski sayılardaki köşe yazılarını. Hemen yanlış anlamayın, editörümün yeri her zaman ayrı. Köşe yazarları bir yana, o bir yana. Benim sayfalarımı oluşturmak için neler çektiğini ben bilirim. Köşe yazarlarını geciken yazıları için defalarca arayan kimdir? İnsanlar kelebeklere acıyadursun. Ben nasıl olsa bir günlük ömrümü tamamladıktan sonra yoluma devam ediyorum. Üzerimde simit yeniyormuş, sayfalarımla cam siliniyormuş, çocuklar beni uçak yapıyorlarmış? Ne yapalım, mademki bir günlük ömrümüz var katlanacağız. Bunlar da hayatın içinde değil mi? Hem belki bizimle cam silen, üzerimize kurduğu sofrada simit yerken çayını yudumlayan kişi küçük bir haber daha okur bizden. Kelebek yüreğimiz yeniden atar? Kim bilir?
Bu yazı 917 kere okundu.
|