Sokakta bir karış kar vardı. Kahvehaneden içeri girince ayaklarımın altında ezilen karların sesi de kesildi. İçeri girince sise girmiş bir uçak gibi bocaladım. İçerisi duman altıydı. Boş bir masa bulup oturdum. Ardından kahveciyi gözlemeye başladım. Tam bana doğru bakarken: ?Bir çay!? diye bağırdım. Çayım hemen geldi. Tek şeker atıp karıştırmaya başladım. Çayın içinde dağılan şekere dalıp gitmişken: ?Oturabilir miyim?? sesiyle dalgınlığımdan çıktım. Yaşlı bir adamdı. Şaşırdığımı görünce: ?Şey, yer yok da? Şurada yemek yiyeceğim, sizi rahatsız etmem.? dedi. ?Ne demek, buyurun!? dedim. Tekrar gazeteyi karıştırmaya koyuldum. Gazetenin altında, aklıma bir şey gelirse yazarım diye getirdiğim birkaç boş kâğıtla kalem vardı. Gazeteye dalmışken yan masada kıyamet koptu. Meğer okey dışarı atmışlar. Hiç anlamam okeyden. Okey dışarı atmak da ne demek? Madem dışarı attılar niye gülüyorlar, birisi çıkıp alsa ya! Niye kalan okeylerle oynamayı sürdürüyorlar? Baksanıza taşları yeniden karıyorlar. Demek ki masadaki taşlar bitene kadar sürecek bu oyun. Bakışlarımı aldım o masadan. Yanıma az önce oturan yaşlı adama odaklandım. Cebinden bir poşet çıkardı. Kırışık, titrek elleriyle poşeti açıp yemeğini, yemek dedimse yarım simit, çıkardı. Hemen küçük lokmalar halinde başladı simidi yemeye. Eksik dişleriyle, dişlerinin yetmediği yerde damaklarıyla eritip yutuyordu simidi. Kahveci o istemeden getirdi çayını. Adamın üzerinden yalnızlık, bakımsızlık akıyordu. Kıyafeti, saçı, başı? Ben bakışlarımla onu süzerken birden simidi çiğnemeye ara verip bana baktı. Sonra da önümdeki kâğıt kaleme? Ben suçüstü yakalanmış gibi gözlerimi kaçırdım ondan. Gazeteye bakıyordum; ancak göz ucuyla onun bakışlarını da görüyordum. O, dudaklarını büzüp başını salladı. Notumu vermişti her halde. İçinden ne dedi acaba? Hergele? Hayta? Ya da yaşın genç ilerde yazarsın mı dedi yoksa! Aslında ne dediğini bilmem lazım, yazarım ya! Bilemesem de uydurmam gerekmez mi? Ama şimdi ayaküstü yalancı olmanın ne âlemi var? Hele bir bekleyelim bakalım? Tam bu sırada aklıma yalnızlıkla ilgili bir cümle geldi. Cümleyi kafamın içinde evirip çeviriyordum ki yan masa yine okey attı. Ortalık aynı şekilde karıştı. Kafamdaki cümle uçtu gitti. Şeytan diyor: ?Git şunlara bir kutu okey al da bol bol atsınlar, belki o zaman daha çok gülerler.? Ama ne gerek var şimdi bu telaşa, hem bana ne adamlar hallerinden memnun. Masamdaki yaşlı adam; bir kelime bile söylemeden, bir kedi gibi yanımdan ayrıldı. Tavlaların bulunduğu bölümlerdeki küçük masalardan birine oturdu. Gözlerim adamda, elim kalemde bekliyordum. ?Her halde birazdan arkadaşı gelecek.? Ama yok, beklenen arkadaş gelmedi. Yaşlı adam tavlalardan birini açıp pulları dizmeye başladı. Tavlayı açınca yüzündeki hüzün kayboldu. Oyuna başlamak üzere olan bir çocuk gibiydi. Pulları yerleştirince kahveciden boş bir fincan istedi. Kahveci yanımdan geçerken: ?Ya sabır, adam yalnız başına oynuyor, yine de zar atmak için fincan istiyor!?diye söylenerek götürdü fincanı. Yaşlı adam tavlaya başladı. İstediği zar gelmeyince söyleniyordu. Kendi kendine oynamasına rağmen öfkesi bazen abartılı bir hal alıyordu. Kızgın bir anında: ?Anacığını sattığımın zarları!? diye bağırıp tavlanın ortasına vurdu. Pullar tavlanın dışına fırladı. Pullardan biri benim ayaklarıma kadar geldi. Ben kalkıp pulu uzattım. O, dişsiz dudaklarını büzdü. Teşekkür mü etti, kızdı mı belli değil. Ben kâğıt kalemi çıkardım, bir yalnızlık öyküsü yazmaya başladım. Ara sıra da adamı gözlüyordum. O ara adam birden bana bakınca yine telaşlandım. Kalemi bıraktım. Bilgisayarda yalnız başına tavla oynayan milyonlarca insan var. Oradaki yalnızlık insana tuhaf gelmiyor da bu adamın gerçek dünyada tek başına tavla oynaması ne tuhaf! Canım sıkıldı birden. Çay parasını ödeyip dış kapıya yöneldim. Tavla oynayan adamın yanından geçerken kulak misafiri oldum. Yaşlı adam: ?Mars, mars? aldın mı?? diye söyleniyordu. Dışarı çıktım. Kar yeniden başlamıştı. Kar taneleri sokak lambalarının etrafında yalnız pervaneler gibi dolanıyordu. Yaşlı adam, kendi kendini mars etmesine seviniyordu. Babaannemin en ünlü sözüydü: ?İnsanın kendine ettiğini dünya bir araya gelse yapamaz.? Kafamda dolanan cümlelerle eve doğru ilerken bir internet kafenin yanından geçtim. İçerisi tıklım tıklımdı. Kavga, gürültü, küfürler, gülüşmeler? İçerideki insanları düşündüm. Sanal dünyada karşılarındaki kişiyi mars ettim derken acaba onlar da kendilerini mi mars ediyorlardı? Hemen yazmalı deyip adımlarımı hızlandırdım. Başlığım hazırdı bile: Kendi Kendini Mars Etmek?
Bu yazı 564 kere okundu.
|