Doğan, sakin adımlarla çıkıyordu merdivenleri. Kasabasının yüz öğrencili ortaokulundan sonra lisedeydi. Az önce okulun bahçesinde, bin beş yüz öğrenciyi bir arada görmüştü. O anda denizi ilk defa gören birinden farksızdı. Okul bahçesindeki öğrenciler, içeri girme vakti geldiğinde küçük dereler gibi sınıfların yolunu tuttular. Doğan, 1-D sınıfındaydı. Liseden çok üniversiteye başlayan birinin duygularını yaşıyordu. Kasabadan ilk kez çıkmıştı. Her sabah minibüsün kırağılı camlarını nefesiyle eritip etrafına bakına bakına ilçeye geliyordu. Babası onunla gurur duyuyordu. Babasının gözünde lise, en büyük okuldu. Zaten kasabalının çoğu üniversite deyince bir tek hastaneleri biliyordu. Bazen minibüste, yanlarına kasabalılardan bazıları oturdu. Bu kişilerin çoğu, fırsat eğitimi edasıyla ilçeye kadar çocuklara nasihat verirlerdi. Bazıları da heves kıran cümleler kurmaktan geri durmazdı. Bir gün askerden yeni gelmiş bir kasabalı, Doğan ı süzüp: ?Siz okuyamazsınız?? demişti. Doğan, bu adamın ?siz? derken neyi kastettiğini bir türlü çözememişti. Kimdi bu okuyamayacak olan ?siz?? Orta gelir grubunun çocukları mı, köyden gelip gidenler mi, erkekler mi, kızlar mı? Derken günler geçti, dersler ilerledi. İlk günlerdeki güzellikler bir bir silinmeye başladı. Sınavlar yapıldıkça zayıflar çoğalıyordu. Doğan, yılsonunda fırtınaya tutulmuş bir gemi gibi yedi zayıfla battı. Bazen okula ilk başladığı günlerdeki heyecanlı halini düşünüyordu. Bu hayalleri hep o minibüsteki adamın ?Siz okuyamazsınız?? sözü ile bitiyordu. Doğan, hayalinde adamı terslese de gerçek, boylu boyunca karşısındaydı. Düşlerinde şom ağızlı adamı terslemekten bıktığı günlerden birinde ?Ben okuyamam.? dedi kendi kendine. İnandı bu cümleye. İlk olarak aklına sanayi çıraklığı geldi. ?Evet, sanayiye gidip kendime göre bir çıraklık bulur, hayata atılırım.? diye düşündü. İşte tam bu dönemde babası devreye girdi. Oğlunun yıl sununda yedi zayıfla kalması onu da üzmüştü; ancak o hâlâ bir çıkış olabileceği düşüncesiyle oğlunun okuluna gitti. Öğretmenleriyle konuştu. Öğretmenleri; Doğan ın, okulu bırakmasının doğru olmayacağını, sınıf tekrarı yapması gerektiğini söylediler. ?Doğan, sonbaharda yeniden okuldaydı. Yine bin beş yüz öğrenciyle bahçedeydi. Ancak bu kez dikkati kendi içinde yoğunlaşmıştı. Babasının kendisine olan güveninden kaynaklanan bir mahcubiyet yaşıyordu. Doğan, bu duygularla ilk haftalardan başlayarak derslerine asıldı. Yılsonunda sınıfı doğrudan geçti. Sonraki, daha sonraki yıllarda da... Üstelik aldığı bu hızla üniversite sınavını da kazandı. Ailesinin desteği ile okulunu bitirdi, öğretmen oldu. Bir tatil günüydü. Doğan, kasaba kahvehanelerinden birinin önündeki masada arkadaşlarıyla oturmuş konuşuyordu. Muhabbet sürerken kahveci bir tepsi çayla geldi içerden. Kahveci, yıllar önce Doğan a Siz okuyamazsınız. diyen kişiydi. Sıkıntılıydı, halinden hoşnut değildi. Doğan a hoş geldin dedikten sonra: ?Hocam siz okudunuz, kendinizi kurtardınız; ya biz...? diye sordu. Doğan, yıllardır içinde taşıdığı yanıtsız sorunun muhatabını bulmuş olmanın sevinci ile: ?Yahu Rıza abi, hatırlıyor musun, bana yıllar önce minibüste Siz okumazsınız. demiştin, şimdi de siz okudunuz ya biz diyorsun. Allah aşkına siz kim, biz kim; bir söyle de bilelim.? dedi. Kahveci: ?Nerden bileyim hocam, ben onu iş olsun diye söylemişimdir, anlamını bilsem ben de sizin gibi okurdum her halde.? dedi. Masada bir kahkaha koptu, sonra herkes çaylarını karıştırdı. Doğan, iş olsun diye söylenen bir cümlenin bile insanı ne kadar etkilediğini düşünerek çayından bir yudum aldı. Bakışları çay kıyısındaki salkım söğütten aşarak mavi gökyüzüne daldı, gitti.
Bu yazı 597 kere okundu.
|