İki öğretmen oturmuş çaylarını yudumlarken söz dönüp dolaşıp tütün tarlalarına geldi. Rıza Öğretmen, çayını höpürdeterek yudumladıktan sonra: ?Tütüncü çocuğu neden uyumak istemez bilir misin?? dedi. Ahmet Öğretmen, bu soruyu duyunca sustu kaldı. Ondan ses çıkmayınca Rıza Öğretmen yanıtladı kendi sorusunu: ?Çünkü çocuk, gözlerini kapattığı anda birden saatler üçü vuracak ve annesi, Hadi oğlum tarla vakti, kalk da at arabasını hazırla! diye seslenecekti. Tütüncü çocukları uyandırılmamak için uykuya dalmak istemezler. Ahmet Öğretmen: ?Ben o duyguyu tuğla fabrikasında çalışırken yaşamıştım.? Rıza Öğretmen yutkundu: ?Nasıl?? dedi. ?Sen tuğla fabrikasında çalıştın mı?? ?Eh...? ?Biraz anlatsana, nesi benziyordu tütüncü çocuklarının uyumak istememesine?? ?Sabahları tüm işçiler fabrikaya gelince meydanın bir köşesindeki tuğlaların üzerinde otururdu. Çavuşlar bir köşeden ortaya çıkıp karşımıza gelir, tek tek isimlerimizi okur, her birimize iş dağılımı yaparlardı. İşçilerin çoğu fırına yönlendirilirdi. İsmim okunduğu anda üzerime bir sıcaklık çökerdi. Biraz sonra fırınlara girer, akşamdan pişmeye bırakılmış tuğlaları çıkarırdık.? ?Sıcak olmaz mıydı?? ?Sıcak ne kelime? Cehennem! İçerisinin yetmiş derece olduğu söylenirdi. Çocuk ellerimle kaptığım tuğlaları fırından sıcak ekmek almış çocuk gibi zıplata zıplata çıkarırdım dışarıya. Biz böyle kıvranırdık da Yanık Kazım diye biri vardı. Biz ondan çekinirdik. O, sıcak tuğlaları, nasırlaşmış göğsüne bastırır, Soğusunlar biraz. diye bağırıp Erol Taş gibi kahkaha atardı.? Rıza Öğretmen çayından bir yudum alıp: ?Ne işin vardı o yaşta tuğla fabrikasında?? diye sordu. ?Babam...? dedi Ahmet Öğretmen. Babam, karnedeki güzelim notlara değil de devamsızlığa bakınca bana bir ders vermek istedi. İnan ki ders çalışmak için kaçmıştım. İnek bir öğrenciydim ben. Babam, bana okuldan kaçmanın ne demek olduğunu öğretmek için beni kolumdan tuttuğu gibi tuğla fabrikasına getirdi. Ben de çaresiz başladım çalışmaya.? ?Bırakmayı düşünmedin mi?? ?Fırınları boşaltınca şablonlardaki ham kiremitleri elden ele fırınlara sürerdik. Biri tepeden kamyondan karpuz atar gibi kiremitleri atardı. Ortadaki kişi, bu kiremitleri yakalayıp arabaya yükleyecek kişiye verirdi. En zor iş ortadaki kişinindi. Daha doğrusu ben ilk zamanlar öyle sanırdım. Acemiler öncelikle burada illallah ettirilirmiş. Ben babama hıncımdan mı bilmem pes etmedim. Tepedeki şabloncu durmadan kiremit atardı. Bazen attığı kiremitler yere düşerdi, bazen kafama. Ben ağlamaklı bir sesle, Dur! desem de adam, kiremit atmaya devam ederdi. İşte tam bu zamanlarda işi bırakmayı düşünürdüm. Ancak babam aklıma gelirdi. Ne diyeceğini bilirdim onun, İşte bak, gördün mü dünyanın kaç bucak olduğunu, bir daha okuldan kaç da seni bu kez cehenneme göndereyim.? Babam, belki böyle demeyecekti; ancak ben öyle kurardım.? ?Sonra...? ?Sonrası önce ortada durmanın sırrını öğrendim, Sonra Yanık Kazım gibi tuğlaları göğsümde soğutmayı...? ?Neymiş ortada yorulmadan çalışmanın sırrı?? ?Aslında basitmiş. Ben, gelen kiremitleri kucaklayıp durduruyordum. Bu arada epey güç harcıyordum. Şabloncu, benim azmimden mi, ağlamaklı sesimden mi etkilendi bilmem bana bir gün işin sırrını öğretti. Gelen kiremidi durdurmuyordum artık. Uzakdoğu dövüşçüleri gibi onları sadece yönlendiriyordum. Bunu öğrenince öyle hafifledim ki?? ?Vay be Ahmet hocam!? ?Vay ki ne vay!? Ahmet Öğretmen, arkadaşının kendisini ilgi ile dinlediğini görünce ellerini uzatıp: ?Bak!? dedi. Rıza Öğretmen, eğilerek baktı. Arkadaşının ellerinde yol yol izler vardı. Tırnaklarında da bir kütlük. ?Bunlar?? dedi Rıza Öğretmen. ?Bunlar da tuğla gözlerinin izleri. Fırındaki sıcak tuğlaya deri mi dayanır?? ?Eldiven?? ?Bize naylon eldiven veriyorlardı. O da ellerimizi daha beter haşlıyordu.? ?Sen de çıplak elle taşıdın öyle mi?? ?Yalnız ben mi, herkes... Sadece Yanık Kazım ın eli acımazdı. O, elini betona sürter, ?Zımpara, sımpara...? diye bağırırdı. O adamda hep babamı görürdüm. O, zımpara dedikçe ben hırslanır gözyaşlarımı içime akıtırdım. Derken günler geçti. İnanmayacaksın orada çalışmaya alıştım.? ?İnsan nelere alışıyor, değil mi?? ?Düşünsene, o zamanlar kırk kiloydum. Öğle yemeklerinde iki ekmek yer, ardından masadaki diğer ekmeklere bakardım. Bir gün Yanık Kazım ın ekmeğine uzandım.
Bu yazı 600 kere okundu.
|