Untepe, kasabanın doğusunda, zeytinlikler arasından görünen basık bir yükseltiydi. Eski çağlardan kalma bir kral mezarı olan bu tepecik, aynı zamanda kasaba çocuklarının oyun alanıydı. Bir tepsiyi andıran ovaya kurulmuş olan kasabaya en yakın yükselti burasıydı. Çocuklar özellikle okul çıkışlarında tepenin bulunduğu yere gelip oyunlar oynardı. Untepe, adından da anlaşılacağı gibi yumuşak topraktan yapılmıştı. Bu yapay yükselti yalnız kasaba çocuklarının değil hazine avcılarının da ilgisini çekiyordu. Tepenin içinde var olduğu söylenen büyük hazine hâlâ bulunamamıştı. Okay, Taşkın ve Işın Untepe ye en sık gelen çocuklardandı. Bu çocuklar çoğu zaman yaptıkları gibi bir okul çıkışı soluğu Untepe de aldılar. Önce tepenin eteklerine sakladıkları tahta parçalarını çıkardılar. Takunyayı andıran bu tahtalar onların kayak takımlarıydı. Onlar bu takımları tek ayaklarının altına koyup otuz metrelik pistten aşağıya hızla kayarlardı. Bu eğlence için kar yağmasına gerek yoktu. Zaten kasabaya pek fazla kar da yağmazdı. Çocuklar vakit kaybetmeden takımlarını hazırlayıp kaymaya başladılar. Ayaklarının altındaki tahtanın kayganlığına göre hızları değişiyordu. Okay ın kullandığını dedesi yapmıştı ve bu kayak, ağacının özelliğinden dolayı zaman içerisinde iyice kayganlaşmıştı. Okay, kendini tepeden aşağı rüzgâr gibi bıraktı. Hızlandı hızlandı. Pist bitmesine rağmen duramadı. Kendini pistin bitiminde başlayan zeytinliğin içinde buldu. Zeytinliğin toprağı da un gibiydi. Bu yüzden Okay ın canı pek acımadı. Bir zeytin ağacının dibinde toz toprak içinde, yüzükoyun kaldı. Vücudunu yokladı. Bir yeri acımıyordu. Tam bu sırada hemen önündeki saka kuşu ile göz göze geldi. Okaylar bu kuşlara bülbül diyorlardı. Bülbül, Okay ı görmesine rağmen kaçmadı. Bir kanadı kanlıydı. Kuyruğu sökülmüştü. Tüylerini kabartmış bir halde olduğu yere sinmişti. Belli ki çok acı çekiyordu. Okay, kuşun kaçmadığını görünce elini yavaşça uzatıp kuşu yakaladı. Okay, avucundaki bülbülün küçük gagasına, vücudunu kaplayan kırmızı, siyah, kahverengi, sarı tüylere baktı. Ne kadar renkli bir kuştu bu? Ayakları ne kadar inceydi? Okay ın düşmesiyle birlikte arkadaşı Taşkın ve Işın cankurtaran gibi yetiştiler. Arkadaşlarının heyecanla yerden kalmasını hayretle izlediler. Okay, elindeki kuşu onlara doğru uzatıp: - Bakın ne var burada! Taşkın: - Bu ne güzel kuş böyle! Işın: - Gerçekten de çok güzel, onu nasıl yakaladın? Okay: - Yaralıydı. Bak kanadı kan içinde. Taşkın: - Versene biraz bakayım! Taşkın, eline aldığı ürkek hayvancığı bir kuyumcu titizliğiyle incelemeye koyuldu. - Kanadı yaralı, kuyruğu sökülmüş, sırtındaki tüyler kan içinde. Buna ne yapalım?
- Hemen eve gidip yarasını saralım, dedi Okay. Çocuklar toparlanıp kasabanın yolunu tuttular. Işın önden gidip ambulans sesi çıkarıyordu. Okay ile Taşkın da koşar adımlarla onu izliyordu. Okay ara sıra avucundaki kuşu kontrol edip arkadaşlarına, ?Yaşıyor?? diyordu. Bu hızla velerine varmaları uzun sürmedi. Ancak çocuklar daha kapıdayken Taşkın ve Işın annelerine yakalandı. İki çocuk, Okay dan ayrılmak zorunda kaldı. Okay, elinde kuşla avlu kapısından girdi. Dedesi evin avlusunda bir şeylerle uğraşıyordu. Okay, hemen onun yanına gidip yardım istedi. Dedesi kendi çaktığı ecza dolabından uygun bir merhem çıkarıp kuşun kanadına sürdü. Bu arada Okay, "Dede bana kafes yap!" diye mızıklamaya başladı. Dedesi hemen o anda işe koyuldu. İhtiyar, sanki eski bir kafes ustasıydı. Önce ince çıtalar buldu. Sonra çıtaları belli aralıklarla deldi. Bu işi de tamamladıktan sonra deliklerden tek tek teller geçirdi. Bülbül, yanlarındaki kalburun altında duruyordu. Çocuk her ne kadar dedesine yardım etse de gözü bülbüldeydi. Merhem, kuşun acısını biraz olsun almıştı; artık eskisi kadar titremiyordu. Gözlerindeki donukluk giderek azalıyordu. Ara ara başını yana çevirip kalburun tellerin arasından küçük arkadaşına bakan bülbülün gözlerinde korku vardı. Okay, dedesine yardım etmeyi bıraktı. Mutfağa girip bir parça ekmek getirdi. Kalburun kenarını kaldırıp ekmekleri bülbülün önüne attı. Kuşcağız ekmekle pek ilgilenmedi. Dedesi Okay ın kuşa ekmek verdiğini görünce: - Oğlum, ne yapıyorsun sen? - Karnı acıkmıştır dede. - Oğlum, bülbüller ekmek yemez ki? - Ne yer, buğday mı? - Buğday da değil, bülbüller en çok ayçiçeği tohumunu yerler. Git de depodaki çuvaldan bir avuç getir bakalım. Okay, bir avuç ayçiçeği tohumu alıp geldi. Elindekileri bülbülün önüne bıraktı. Kuş, önce çekingen davransa da tohumları yavaş yavaş yemeye başladı. Okay, gözlerini iyice açmış hayvanı izliyordu. Bülbül, küçücük gagasıyla çekirdeklerin kabuklarını açıp yiyordu. Kafes kısa sürede tamamlandı. Dedesi içine sürgülü bir yemlik bile yaptı. Ayrıca bülbülün tünemesi için üç dört tane ince çıtayı tellerin arasından karşılıklı uzattı. Okay, "Her şey tamam!" derken, dedesi kafese bir de suluk koydu. Ardından ayağa kalkıp: "Tamamdır evlat." dedi. Okay, elini yavaşça uzattı. Kalburun altındaki bülbülü avucuna alıp kafesin içine yerleştirdi. Bülbül, önce ürkek davrandı. Ardından bir tünekten diğerine sıçramaya başladı. İncecik ayaklarıyla tünekleri iyice kavrıyor, gagasıyla telleri ısırmaya çalışıyordu. Çaresiz kalınca yemlikte mola veriyordu. Okay, uzun süre bülbülü izledi. Ardından annesini ısrarlarıyla yatağına gidip uyudu. Rüyasında kendini bir kafeste gördü. Taşkın ve Işın elinde mızraklarla kafesin etrafında çepeçevre dönüyorlardı. Birinci Bölümün Sonu
Bu yazı 519 kere okundu.
|