Ne güzel ağaçlardık biz! Salkım saçak dallarımızla, devasa gövdelerimizle, serin serin gölgelerimizle? Aramızda, kim önce gökyüzüne dokunacak diye yarışmalar düzenlerdik. Bu yarışmaları hiçbirimiz sonuçlandıramasak da göğe doğru uzar giderdik. Milyonlarca yıl önceydi. Nasıl olduğunu anlamadan kendimizi toprağın altında bulduk. Bizim dışımızdaki canlılar bu alt üst oluştan kurtulabildi mi onu bilmiyorum. Tek bildiğim ansızın bastıran karanlık. Sonra bir sıkışma duygusu, sonra da sonsuz olduğunu düşündüğümüz derin uyku. Milyonlarca yıl sürdü bu ölüm uykusu. Altmış milyon yıl diyenler var. Dile kolay, yer altında altmış milyon yıl. Uyu babam uyu! Can mı dayanır buna? Dayanmadı zaten. Damarlarımızdaki özsuyla beslenen canımız ilk anda gitti. Koca gövdelerimiz toprağın altında kaldı. Toprak olanca gücüyle ezdi bizi. Birbirimize karıştık, değiştik. Uykum kaçtığı zamanlarda: ?Ben ağacım.? diye tuttursam da alay konusu olmaktan öteye gidemiyordum. Ağaçtan çok taşı andırıyorduk. Taşlarla bütünleşmiş olanlarımız bile vardı. ?Ağaçmış! Hah, güldürme bizi. Senin ormana renk veren yeşilin bir rüyaydı. Altmış milyon yıl diyorum sana, ağaç mı kalır şimdiye? Deli olma. Uyu.? ?Deli olmaymış, sen deli olma. Ağacız biz, ağaç.? Bu son sözden sonra dalıp gitmişim. O dalgınlıkla birkaç yüzyıl daha uyumuşum. Bir gürültüyle uyandım. Kafasında ışık olan bir adam söktü beni uyuduğum yerden. Ranzadan yuvarlanan bir insan gibi yuvarlanıverdim yerdeki arkadaşlarımın yanına. ?Neler oluyor?? ?Bilmiyoruz.? Bu hengamede bir taşıma bandına yüklendik. Tangur tungur sesler çıkararak yukarıya doğru ilerledik. O ara bir sarsıntı oldu. Arkadaşlarımdan ayrılıp yere düştüm. O anda oradan geçmekte olan kafası ışıklı adamlardan biri beni alıp banda attı. Bana bir lokma ekmeğe davrandığı gibi davrandı. Yolculuğumuz bir sıvının içinde devam etti. Bu yoğun karışımlı sıvının etkisiyle aramızdaki taşlardan kurtulmuştuk. Oh ne güzel, onlarla aynı yerde yolculuk yapmak ne eziyetliydi! Uzun yıllar sonra tekrar ışığa kavuşmuştuk. Güneş işte oradaydı. Tıpkı altmış milyon yıl önceki gibi. Kendime baktım. ?Ben ağacım.? diyecek oldum. O anda arkadaşlarıma hak verdim. Ağaçlık yanımız kalmamıştı. Gözüm karşı yamaçtaki ağaçlara ilişti. Bizim eski halimizden küçüktüler. Buna rağmen ağaçtılar. Ya biz! Bir süre sonra bizi poşetlere doldurdular. Yoksa yine mi uyku? Çuvaldaki delikten görebiliyordum. Bizi bir kamyona yüklüyorlardı. Kamyonun acelesi vardı. Hiç beklemeden ilerledi. Ben artık uyuyamıyordum. Uykuya öyle doymuştum ki başka türlüsü de olamazdı. İlerlediğimiz yol ilgimi çekiyordu. Dağlar, denizler, göller, yol kıyısındaki ormanlar, kardeş ormanlar? Yok yok ağaç değiliz biz, başka bir şeyiz. Yolculuk gece de sürdü. Etrafımız tıpkı uykumuzdaki gibi karanlıktı. Bir tek gökyüzündeki küçük, ışıklı yıldızlar vardı. Bunlar bizi güneşle buluşturan madencilerin ışıklarına benziyordu. Küçük, parlak, titrek, sürekli? Yolculuk sabaha doğru bitti. Bizi bir depoya çuval çuval indirdiler. Orada çok beklemedik. Beni, iki arkadaşımla birlikte bir kahveci satın aldı. El arabasıyla getirip kahvenin ortasındaki sobanın yanına koydu. Ben yine en üstteydim. Kahvede, duman altı olmuş insanları görebiliyordum. Ben etrafa bakınırken küçük bir çocuk girdi kahveye. Başının üstündeki simit tezgahını boş bir masaya bıraktı. O da kafası ışıklı adamlar gibi ekmeğini kazandığı aracı başının üstünde taşıyordu. Üşüdüğü her halinden belli olan simitçi çocuk, tezgahını boş bir masaya bırakıp sobanın başına geçti. Elleri kıpkırmızıydı. Kahveci ona seslenip sobaya biraz kömür atmasını söyledi. O, hiç vakit kaybetmeden cebindeki çakısıyla bizim çuvalımızı kesti. Sobanın yanındaki küreği çuvalımıza daldırıp beni sobaya attı. Sobanın içi çok aydınlıktı, bir o kadar da sıcak. Çocuk, sobanın üst deliğinden bizi gözlemeye başladı. Kahveci yine seslendi: ?Tutuştu mu?? ?Tutuştu!? Alev alevdik. Yıllar boyu biriktirdiğimiz ısıyı verdik o akşam. Kahvedeki sohbetler daha bir renklendi. Çocuğun üşümüş elleri iyice ısındı. Gece boyu sürdü sıcaklık. Sabah, kahveci boşalttı bizi sobadan. Yine değişmiştik. Bir hafiftik ki sormayın. Adam bizi kahvenin önündeki derenin yamacına döktü. Bu kadar da olmaz. Ben yine en üstteydim. Rüzgar ilk beni aldı. Dereye karıştırdı küllerimi. Artık ne ağaç, ne kömürdüm. Derenin suyuna karışmış incecik bir küldüm. Derenin suyunda yansıyan yakamozlar madenci fenerlerini andırıyordu. Ben o yakamozlarla bir akıp giderken içimde bir umut belirdi. Kimseden gizleyecek halim yok. Umarım bir söğüt ağacı beni gövdesine çeker de yine ağaç olurum. Dereye karşı salkım saçak, yeşil mi yeşil. Tıpkı çok eskiden olduğu gibi.
Bu yazı 879 kere okundu.
|