Zil sesiyle sokakları dolduruyor öğrenciler. Bir sel gibi her köşeden çıkıveriyorlar. İlerledikçe azalıyor akıntı. Kütüphane sokağına varınca ancak birkaç çocuk kalıyor. Kapıyı geçip merdivenlerden kitapların olduğu bölüme giriyorlar. Şimdi rafların arasındalar. Biri, resimli bir çocuk kitabı aldı, bir diğeri fıkra kitabı, bir diğeri de şiir kitabı… Derken ellerinde kitaplarla kütüphane görevlisinin önüne geldiler. Görevli, sandalyesinde oturuyordu. Çocukların geldiğini fark etmemişti. Çocuklar iyice yaklaşıp: “İyi günler!” dedi. “İyi günler, çocuklar!” “Kitap aldık da…” “Verin bakalım, hemen işleyelim.” Çocuklar kitapları uzattılar. Görevli başını kaldırıp: “Yalnız mı geldiniz?” “Çoğu arkadaşımız sınıf kitaplıklarından yararlanıyor.” “Sınıf kitaplıkları…” dedi kaldı kadın. Çocuklar kitapları kaptıkları gibi basamakları ikişer üçer inip gözden kayboldular. Memur, yerinden kalkıp rafların arasında dolaşmaya başladı. Hep böyle yapardı. Kitaplarla konuşmadan eve gitmezdi. Raflara yaklaştı: “Üzülmeyin!” dedi. “Üzülmeyin. Bakın bugün de üç kişi geldi. Belki yarın dört olur, sonra beş. Hem ne dediler, arkadaşları sınıf kitaplıklarından yararlanıyormuş. Bencil olmayın. Oradakiler de kitap. Onlar da arkadaşınız!” Sesi buruktu. Raflardaki kitaplar sararmış sayfalarının arasından: “Siz üzülmeyin!” diyorlardı. “Biz insanların bir gün bizleri okuyacakları günü bekleriz. Hem yaşlanmıyoruz ya!” dediler. Ardından kadına dönüp koro halinde: “Aslında biliyoruz, çocukların okul çıkışı buraya dolduğu günleri siz de özlüyorsunuz. Hatırlasanıza! Raflarımız nasıl da boşalıverirdi bir anda. Siz işlemeye yetiştiremezdiniz. Ara sıra kızıp da, Sandalyeleri gıcırdatmayın! diye bağırırdınız. Bizler kendimizi nasıl da bırakırdık çocukların elma şekerli ellerine! Kuş sürüsü gibiydi çocuklar. Sevinçle dolarlardı içeriye. Biz de bu coşkuya kapılırdık. Sayfalarımız kanatlarımız olurdu. Çocuklarla bir uçardık. Gaz lambalarının ışığında az mı okunduk. Anne babalar çocuklarına, oku, demeye çekinirlerdi. Çocuklarının kör olmasından korkarlardı. Hey gidi günler hey, en geç iki günde dönerdik kütüphaneye. Bir de bilge ansiklopedilerimiz vardı. Onlar hiç çıkmazlardı. İşte bu yüzden bazı haylazlar onların sayfalarını cart diye yırtıverirlerdi. O zamanlar fotokopi mi var! Şimdi ara bul o çocukları. Denkleştir o sayfaları” Memur konuşuyor, kitaplar konuşuyordu. Birbirlerini duyuyor gibiydiler. “Hey gidi hey!” dedi memur. “Nasıl da üşenmeden ciltlerdim sizi! Kundağa sarar gibi, özene bezene! Ciltlenmiş kitap kokusu sarardı her yanı.” “Biz onları elbise bilirdik.” diye sesler yükseldi raflardan. “O zamanlar bayramlık giymiş çocuk gibi olurduk.” “Bayramlık giymiş çocuk gibi olurdunuz.” Dedi memur. Kitaplar sürdürdü konuşmayı: “Matbaada basılıp da buraya gelince nasıl da beklerdik okunmayı! Şimdi öyle mi ya! Kahrımızdan hasta olacağız hasta!” “Evet!” dedi bir kitap. “Hem biz, hem bu kadın. Baksanıza kahrından eriyor zavallı! Eskiden gürültüden rahatsız olurdu. Şimdi bir sese muhtaç.” Ötelerden bir kitap: “Aslında bu kadın bizden kötü bir şeyler saklıyor gibi. Ne oldu bu çocuklara? Neden kimse kütüphaneye gelmiyor? Mutlaka bunu biliyordur. Baksanıza artık ağzından olumlu sözcük çıkmıyor. Hep üzüntü, hep üzüntü! Ben artık “üzülmeyin” sözüne dayanamıyorum. Bal gibi de üzülüyorum işte. Daha da üzüleceğim. Yatalak birinin ziyaretçi beklemesi gibi okur bekliyoruz şu raflarda, ama nerde…?” Başka bir kitap: “Üzülmemek elde mi? insanlar önünüzden geçsin de yüzünüze bakmasın. Sayfalarınızı karıştırmasın. Her şey yapraklarımızda düğüm düğüm. Harflerimin birbirine karışmayacağını bilsem gözyaşlarımı koy vereceğim.” Konuşmalar uzayıp gitti. Kütüphaneye akşam güneşinin ışıkları doldu. Memur, masasındaki kitapları getirip raflara yerleştirdi. Kütüphanenin kapısını çıkırt diye kapatıp gitti. O çıktıktan sonra kitaplar kendi aralarında konuşmaya davet etti. Özellikle son günlerde okurlar tarafından ödünç alınanlar nasıl okunduklarını, gittikleri evlerin durumlarını ve okuyucularını tanıttılar. Son zamanlarda ancak bir iki kitap ödünç alınıyordu. Verilen yanıtlar da birbirine benziyordu. Ayrıca dışarıdan gelen kitaplar konuşmak istemiyorlardı. Aslında bu durumda kitapların yaşadıklarını ballandıra ballandıra anlatmaları da etkili olmuştu. Böyle anlatımlarda kitaplar aşk mektubu okuyan sevgililer gibi dikkat kesilirlerdi. Bazı hüzünlü anlarda “yeter!” diye bir ses yükselirdi raflardan. Sonraları okunmak neredeyse utanç oldu. Okunan kitaplar onca arkadaşı raflarda beklerken ev ev gezip de okunmaktan utanır oldular. Onca kitap dururken okunan çocuk kitapları ezildi büzüldü. Yaşadıklarını anlatmayı saygısızlık kabul ettiler. Aç birine sofradan söz etmek gibiydi bu. Hatta bu konuda tartışmalar da çıktığı olurdu. Kendini tutamayıp yaşadıkların anlatan bir kitabın sözü: “Yettiniz be, susun artık, anlatmayın nasıl okunduğunuzu!” sözünü duyunca: “Ne yani, siz yırtık sayfalarınızla burada küflenip gidiyorsunuz. Biz de mi size benzeyelim, biz de mi okunmayalım?” Birinci Bölümün Sonu
Bu yazı 482 kere okundu.
|