- Elli yıl önce tüm kütüphaneyi bilgisayarlara yükleyeceğiz demek saçmaydı. Bu iş kitaplarla sınırlı kalmayacak. Önce kitaplar, sonra cdler, sonra çiçekler… Hem ne diye biz tarayıcıları boş oturtsunlar ki? - Belki de en son kendilerini tarayacaklar kim bilir? - Hayal gücün yerinde bakıyorum. - Bunlar olan şeyler, şu kitap yığınına baksana! Düşünsene, önce diğer insanları bilgisayara aktarıyoruz sonra kendimizi. - O senin dediğin olmaz. - Neden? - Herkes taranırsa bilgisayarları kim kullanacak? - Doğru söylüyorsun, birkaç kişi dışarıda kalır. - Ya o dışarıda kalanlar bilgisayardakileri silerse? - Orasını bilemem. - En iyisi herkesi toptan bilgisayarlara aktarmak. Bu sırada yeniden uzanıp yığından bir kitap aldılar. Bu, Dedki’ydi. Görevlinin elinde çaresiz ilerliyordu. Bütün gün kitapların nasıl kesildiğini görmüştü. Şimdi sıra kendisindeydi. Önce giyotinin soğuk bıçağı, sonra tarayıcının parlak ışığı. Tüm sözcüklerini yutacaktı bilgisayar. Kesik sayfalar savrulacaktı. Sonra ayaklar altında çiğnenecekti sayfalar. Görevli, Dedki’yi giyotine yerleştirdi. Dedki, son darbeyi beklerken inilti ile: “Okunmak, yalnızca okunmak istiyordum!” diyebildi. Eski günlerini hatırladı. Okurları geçti gözünün önünden, yazarı geçti. Soba başları, hamaklar, otobüsler, uçaklar, vapurlar, sayfalarını karıştıran püfür püfür rüzgârlar… O bıçak bir türlü inmiyordu. Dedki gözlerini açtığında tarayıcılar, bilgisayarlar, kitap yığınları yok oluverdi. Rüya gördüğünü fark edip: “Eee, bir kitabın kabusu da ancak böyle bir şey olur.” Dedi. Çocuk, kitapları yerleştirip çantasını kapattı. Ev halkı uyanmıştı. Mutfaktan çatal kaşık sesleri geliyordu. Çocuğun annesi: - Oğlum, sallanma, geç kalacaksın! - Tamam anne, daha vakit var. - Dün de öyle diyordun ama… - Anne! Lokmaları boğazına dizip koşarak indi merdivenlerden. Çantadaki kitapların içi dışına çıktı. Ciltler gevşedi. Çocuk, bir gün önce ayrıldığı köşede arkadaşı ile buluştu. Hızlı adımlarla yürürken konuşmaya başladılar. - Dün aldığın kitabı bitirdin mi? - Az kaldı, öğle arası bitiririm. - Ben de… - Beğendin mi? - Çok sürükleyiciydi. Uykum gelmese bitirecektim. Şehrin bu tarafında sabah telaşı vardı. Çocuklar adımlarını hızlandırdıkça çantadaki kitaplar zıplayıp duruyordu. Dedki’in ağzını bıçak açmıyordu. Üzerinde çok kötü şeyler olacağını bilen birinin durgunluğu vardı. Kötü şeyler olacağını bilen ama bir şey yapamayan… Bilgisayar kitabı bozdu sessizliği: - Ne oldu Dedki, neden konuşmuyorsun? - Ne var ki konuşacak? - Ne bileyim, dün çok meraklıydın. Soruların bitti mi? - Bitti. Her şeyin biteceği gibi bitti. - Anlamadım. - Bak bu kez de sana bulaştı anlamamak. - Açık konuşsana Dedki - Akşam seninle konuştuktan sonra kabus gördüm. - Çok mu kötüydü? - Çok… Eski bir fabrika taramahaneye dönüştürülmüştü. - Bir bu hanemiz eksikti. - Öyle bir hane ki sorma gitsin. - Demek ki bu tarama işini çok kafaya taktın. - Takılmayacak gibi mi? - Birer birer taranmaya başladık bile. Bir gün toptan taranmayacağımızı kim söyleyebilir? - Çok abartıyorsun. Bak bize, mevsimlik işçiler gibiyiz. - Mevsimlik kitaplar… Bu durumu sayfalarım almıyor. - Anlaşılmayacak bir şey yok. Her yıl yeni bir ders kitabı. - Çok acı. - Acı tatlı… Artık önemsemiyoruz. Sobada mı yakılacağız, çerezci çocuğa külah mı olacağız, yoksa kağıttan gemi mi olacağız… - Siz buna alışmışsınız. Biz kütüphane kitapları olarak okunmamak, dijital ortamda terk edilmek konusunda bir şeyler yapmak zorundayız. İçimizde o kadar bilgi, o kadar hayat varken bir köşeye çekilemeyiz. - Aslında sizin yaşadıklarınız da çok heyecanlı. - İstersen sen de bize katılabilirsin. Sen de çok iyi şeyler başarabilirsin. Aramızda bilgisayarı senin kadar bilen yok. Altıncı Bölümün Sonu
Bu yazı 445 kere okundu.
|