- Ne demek? Okurları onun yazdıklarının mürekkebinin kurumasını bile beklemezlerdi. - Benimki de öyleydi Rahmetli. - O zamanlar farklıydı. - Farklı olmaz mı? Sayfalarımızda sakin, dingin hayatlar anlatılırdı. Gelirken caddeye baktım da sel gibi akıyor insanlar. - Yalnız insanlar mı? Şu çok satanlara ne demeli? - Ne demek çok satan? - Kitap işte, bizim gibi. - Aslında okunuyor olmaları güzel, dedi Romki. Sararmış kitap: - Okunmalarına bir şey demiyorum. Buradaki arkadaşları küçümsemelerini kaldıramıyorum. - Aslına bakarsanız, dedi Romki, bizim de sıkıntımız var. - Neymiş o? - Okunmamak ve ….. - Eh Romki! Hangi kitap okunmamaktan şikâyetçi değil ki. Durumumuz insanların geçim sıkıntısına benziyor. Her rafa sinmiş bu sıkıntı. Geçeceğe de benzemiyor. - Öyle demeyin, biz, şehir kütüphanesi kitapları, aramızda bir şeyler yapmaya başladık. - Ne gibi? - Kütüphaneye gelen okuyucularla birlikte dışarı çıkıyoruz. - Dışarı çıkıyorsun da ne oluyor anlamadım ki? - Ne olacak, okunmama nedenlerini araştırıyoruz. - Hadi nedeni buldun diyelim… Ya sonra? - Belki onları yenden kitaplara yönlendiririz. - Romki, sizin kütüphanede rahatınız yerinde. Tuzunuz kuru. Çok güzel bir hayal kurmuşsunuz. Sizin bulunduğunuz raflarda bulunmak isteyen nice kitap var bu sahafta. - İyi de bir kitap okunmamaya nasıl katlanır ki? - Dedim ya biz artık günde kaç tekme yiyeceğimizin hesabını yapıyoruz. Ah, ahşap raflar ah! - “Ah”lamakla bu iş çözülmez. - Ben de biliyorum, dedi sararmış kitap. Romki toparlandı. Ciddi bir şey söylemek için yutkundu: - Bilgi bizim elimizde. - Bilgi bizde; ama ilgi insanlarda. O ilgiyi de başkaları almış. - Bugün için bu böyle olabilir. Hiç kimse bir kütüphane kitaptan fazlasını bilemez. Ben umutluyum. - Umutlu olursun tabii; rafın var, tozun bile alınıyor. - Bir kitap için bunlar hiçbir şey. Biz okunmak istiyoruz. Sen insanları tanımıyorsun. Sararmış kitap gülümsedi: - Beni güldürdün evlat. Çok okun emi. Ben mi insanları tanımıyorum. - Ne bileyim söylediklerine bakınca... - Bakma söylediklerime. Ben eskiden ne kitaptım! Romki meraklanmıştı: - Kusura bakmayın. Ben doğrudan konuşmaya girdim. Adınızı bile sormadım. Cildiniz de simsiyah adınız okunmuyor. - Sorun değil. Benim adım Psikoloji kitabı. Sizin deyişinizle Piksi. - Hay Allah! Ben de kime insanlardan bahsediyormuşum. - Sorun değil. Sen de kusura bakma. Şu toz var ya şu toz. Sayfalarımı iyice bozdu. Hele rutubet. . . Gün gün eridiğimi görmekten psikolojim bozuldu. İnsanların ilgisine olan inancım tükendi. - Şey... Benimle gelsen belki biraz açılırsın. Piski kendi kendine söylendi: “Ah ah! Ne durumlara düştüğünü görüyor musun Koca Piski!” deyip Romki’ye döndü: - Olabilir ama nasıl? - Sen de bu harmana karışabilirsin. Birazdan şu öğrenci kız bizi kucaklayacak. Ardından evine gideceğiz. Sonra da kütüphaneye... - Bilmem ki. Sayfalarıma okuldan kaçan çocukların hissi doldu. Bir tuhaf oldum. Bu arada liseli kız da bir kitap alıp parasını ödedi ve kitaplarını bıraktığı yere geldi. Piski’nin de aralarında olduğu kitaplarını kucakladı. Caddeye çıkıp tin tin ilerledi. Romki ve Piski merakla etrafa bakıyordu. Bu sırada liseli kız bir arkadaşıyla karşılaştı. - Aa nerelerdesin güzelim, dedi karşıdan gelen. - Yeni okuluma başladım, dedi liseli kız. Sen nerelerdesin? - Ben de yeni okulumdayım. - Niye hiç aramadın? - Ne bileyim. Yeni okulun telaşı, kitaplar falan derken... - Bıkmadın mı şu kitaplardan? - Okumaktan bıkılır mı hiç! - Ben bıktım vallahi. Ne zamandır elime kitap almadım. - Baksana şurada bir kafe var oturalım mı? - Çok iyi olur. Hep birlikte kafeye girdiler. Küçük küçük cam masalar, kendi hallerinde insanlar, elinde tepsi ile dolaşan garsonlar... İki kız; arkadaşlarından, öğretmenlerinden, ailelerinden kısacası birbirlerinden ayrı geçen hayatlarından konuştular. İnsan psikolojisini ilgilendiren bölümlerde Piski, gülümseyerek Romki’ye bakıyordu. Nasıl olduysa konuşma birden kitaplara geldi. On Üçüncü Bölümün Sonu
Bu yazı 400 kere okundu.
|