|
Üç gün önce, yani 9 Mayıs 2010 Pazar günü “anneler günü”ydü. Anneler arandı, elleri öpülüp;
—Anneler gününüz kutlu olsun, denildi. Ben bu anneler gününde evladını yitirdiği için elleri öpülmeye hasret kalan annelerle, annesini yitirdiği için anneler gününü kutlayacak kimsesi olmayan evlatları düşündüğüm için içim burkuldu.
Asıl üzerinde durmak istediğim konu bu değil. Annelerin ya da babaların sadece yılda bir hatırlanması gerekirmiş gibi bir günü anneler günü, bir günü de babalar günü olarak kutlayıp vicdanları rahatlatma çabamız beni rahatsız ediyor. Abarttığımı düşünenler keşke haklı çıksalardı. Yani keşke anneler babalar zaten hatırlanıyor olsalardı da, anneler günü ve babalar günü de simgesel bir değere sahip olabilseydi. Anne ve babalarımıza yeterince değer verebiliyor olsaydık, yani yılın her gününde onları hatırlıyor olabilseydik darülacezelerde, huzurevlerinde bu kadar doluluk oranı olur muydu? Hemen hemen her mahallede en az birkaç tane komşularının yardımlarıyla hayata tutunmaya çalışan yaşlılar olur muydu?
* * *
İhtiyar Adam tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Kendi kendine düşünüyordu;
—Oh be ferahladım. Ölümlü dünya. Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti. Tapu dairesinden çıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle yemeğini yedi, vakit geçirmek için parkları dolaştı. Bir parkta Cem Karaca’nın şarkısı çalınıyordu; “Allah Yar! Allah Yar!”. Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan düşünceler içindeydi;
—Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne diye eziyet çeksin yavrum. Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına geldi;
—Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar, ziyarete gelmeye de önem verse ya.
Bir an dalgınlaştı;
—Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama… Derin bir nefes aldı:
—Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi. Eşine, çocuklarına iyi baksın da…
Biraz da kendini teselli etmek için söylendi… Biz bu gün varız, yarın yoğuz. Evine yaklaşınca yine durgunlaştı,
—Bakalım hanım ne diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye biraz kırgın ama… Düşünceler içinde zili çalarken, güler yüzlü olmaya çalıştı;
—Yook, iyi oldu canım. Biz ölünce oğlan rahat edecek, kötü mü?
Hanımı kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak hanımına;
—Nasılsın hanım bu gün bakalım? Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı gösterdi;
—Ne yapayım, bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye. Eve girerken devam etti;
—İnsan şehirde özlüyor çiçeği, yeşilliği.
—Eee. . Köy gibi olmaz buralar tabii. Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;
—Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde olsak ne güzel olurdu. İhtiyar Adam bir an yüzüne baktı hanımının;
—Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım demiştim de
—Ben torunları özlerim. ” Diye tutturmuştun. Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;
—Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda. İnsan çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların altında, bahçelerde yürümeyi özlüyor.
—Allah Allah! Tamam, hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele havalar ısınsın biraz gideriz
—Havalar Kim bilir ne zaman ısınır. Beklemek şart mı?
—Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hala seni tam anladım diyemiyorum. Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun, bir gün de hemen gidelim diye. Dur da bu gün ne oldu anlatayım. Kadın endişeyle baktı kocasına;
—Noldu, oğlanı mı gördün?
—Yok, canım, nerden göreyim! Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kâğıdını çıkardı.
—Bu nedir biliyor musun?
—Hayırdır?
—Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de ölürsek, oğlumuz kapı kapı uğraşmasın, diye evin tapusunu onun üstüne yaptım. Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü gülümseme sandı. Hanımı fısıldar gibi söylendi;
—Oğlumuz da bu gün buraya gelmişti, öğleden önce.
—Öylemi, vay hayırsız. Demedin mi, ‘uzun zamandır niye gelmiyon’ diye. Seni üzülmesin diye söylemiyordum ama ‘bizi unuttu’, diye kızmaya başlamıştım. Torunları da getirdi mi?
—Murat’ı getirmiş. O da:
—Sıkıldım, gidelim. Deyip durdu.
—Vay kerata vay. Akşam gelse de ben de görseydim. Neyse, hayırdır, gündüz vakti niye gelmiş? Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde, çiçekleri sular gibi durarak masadaki kâğıdı gösterdi;
—Şu kâğıdı getirmiş. İhtiyar Adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin olamadı. İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki kâğıda uzandı. Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Yaşlı kadın kızaran gözlerini kocasının görmemesine dikkat ederek, eşinin kolundan tuttu koltuğa oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru uzaklaştı. İhtiyar Adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş okudu.
”Yaşı ilerlediği ve aklı muhakemesi yerinde olmadığına ve ekonomik varlığını idare ve idame edemeyeceği, ekteki doktor raporuyla da tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz varlıklarının, resmi varisi oğlu Süleyman tarafından idaresine karar verilmiştir...“ Resmi kâğıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Başını yere eğdi, kâğıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı, gözlerini sildikten sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi. Eşinin titreyen ellerini tuttu. İhtiyar Adam, oğlunun neden kendini doktora götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak;
—Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?
—Canım ne olacak, bir gün de temizlerim ben.
—O evde, dizlerin üşürdü senin.
İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, “Yüreğimin üşümesi daha kötü diye düşündü”.
—Merak etme, üşümem… Üşümem…
—Yarın mı gidelim diyordun?
—Sen bilirsin bey.
—Eşyaları bir taksiye atarsak, Son otobüse yetişiriz.
—Olur. . Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen hazırlanırım.
—Hazırlan. Şu kâğıdı da tapuyla beraber masaya koyuver, oğlan gelince aramasın. İhtiyar adam, içinden düşünüyordu,
—Dünya fani, Allah Yar…
İhtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla hazırlanıyordu. Giysileri bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı, bir an düşünüp çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kâğıtların üstüne ters olarak bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği aldı, öptü. Bu büyük torununa ördüğü ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı mavi patiklerdi. Çantaya, fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi patiklerin üstüne düşen gözyaşlarını yavaşça sildi.
* * *
Boşuna dememişler evladın da hayırlısı, diye. Genelde bu günümüzü düşünmekten yarınımızı düşünmeyi ihmal ediyoruz galiba. Yani günü birlik yaşıyoruz belki de. İleride kendisinin de yaşlanacağını ve belki de oğlu Murat’ın da kendisine aynı şekilde davranma ihtimalini düşünmüş olsa annesine ve babasına böyle davranır mıydı Süleyman? Anne ve babaya nasıl davranılması gerektiği dinimizde de, milli kültürümüzde de var olan değerlerimizdendir.
Anneler gününde annemizi, babalar gününde de babamızı arayıp “gününüz kutlu olsun” demekle onlara karşı evlat olarak görevimiz bitmiyor ki. Okuduğunuz bu kısa öyküde geçen olaya mahallemizde, sokağımızda hatta apartmanımızda bile rastlama ihtimalimiz olduğunu düşünüyorsak bizi biz yapan değerlerimizden çok şey kaybetmişiz demektir.
Bu yazı 327 kere okundu.
|