Fransa da, ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar: ?Ne yapıyorsun? ?Nesin sen, kör mü? diye öfkeyle bağırır işçi. ?Bu parçalanması imkânsız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter. Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar : ?Ne yapıyorsun? İşçi cevap verir: ?Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli. Sonuçta bir işim var. Daha kötü de olabilirdi. Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler. ?Ya sen ne yapıyorsun? Diye sorar. ?Görmüyor musun? der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak. ?Bir katedral yapıyorum. ... Bu hikâyenin enteresan tarafı her üç işçinin de aynı işi yapıyor olmaları.... Yazar: Allen Klein Bu gün yazımıza bir hikâye ile başlayalım istedim. Aslında bu kısa hikâye uzunca bir hayat dersi veriyor bize. Mutlu olmanın anahtarını da sunuyor beraberinde. Hayata ve olaylara bakış açımız bizim ne kadar mutlu olabileceğimizin de belirleyicisi değil midir? Yapılan işin ne olduğundan çok onu nasıl gördüğümüz önemlidir. Onu sevip sevmememiz o işi yapmakla mutlu olup olamayacağımızı belirler. Yapılan işi zorunluluk olarak görüp isteksiz davranmak kişiyi yorar ve iş verimini minimum düzeye indirir. Aynı zamanda da mutsuz eder. Silah zoruyla dünyanın en lezzetli yemeklerini yemek için zorlanan kişi o yemeklerden ne kadar tat alabilirse yaptığı işi bir zorunluluk olarak gören kişi de o kadar mutlu olabilir. Yapılan işi zorunluluk olarak görmenin ötesinde onu yapması gerektiğine inanır ve ona ihtiyacı olduğunu düşünürse kişinin yorgunlu azalır ve iş verimi de gözle görünür derecede artar. Öğrenmeyi öğretirken de bu metot uygulanmaktadır. Yani çocuk en azından öğreneceği konulara kendi gereksinimi olduğunu düşünürse ders çalışırken daha az yorulacaktır. Aynı öğrenci ders çalışırken, öğretmeninin yada anne-babasının istediği için çalışırsa hem daha çok yorulacak hem de istenilen düzeyde öğrenmeyi gerçekleştiremeyecektir. Yapılan işi gereklilik olarak görmenin yanı sıra o iş yapan kişi tarafından sevilirse yani o işi yapmaktan zevk alınırsa iş verimi maksimum düzeye çıkacağı gibi, yorgunluk düzeyi de minimum düzeye inecektir. Zevk alınarak yapılan bir iş yorulmanın tam aksine kişiyi dinlendirir bile. Bu konuyu bir örnekle açmak istiyorum. Sağlıklı beslenebilmek için bir lokmanın yaklaşık 30 defa çiğnenmesi gerektiği doktorların tavsiyesidir. Bir öğünde 30 lokma yiyen kişi yaklaşık 900 defa çenesini oynatacaktır. Normal şartlarda bir kişiden belirli sayıda çenesini oynatmasını isteseniz bir zaman sonra çene kasları gerilecek ve açılıp kapanmada zorlanacaktır. Ancak yemekten kalkan kişi bu yorgunluğu hissetmez. Çünkü çenesini oynatırken açlık ihtiyacı giderilmiştir. Aynı zamanda sevdiği bir yemeği yediyse zevk de almıştır. Yemeğin sonunda yorgunluk değil belli oranda rahatlama hissi duyacaktır. Mutluluğu başka yerlerde aramaktan çok kendimizin hayata ve olaylara bakış açımızda aradığımızda, bir yaşam boyu peşinden koştuğumuz mutluluğa bir adım daha yaklaştığımızın farkına varacağız. Hayata olumlu bakabildiğimiz oranda mutlu olabileceğimizi unutmamalıyız. Yani mutluluk beyinde başlar. Ve ancak mutlu olmayı isteyenler mutlu olabilirler. Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır. Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi? Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi? Bardağın yarısı boş mudur, yarısı dolu mu? Yoksa bardak olması gerekenin iki katı büyüklükte midir? Seçim size ait... Daha mutlu bir hafta dileğiyle??
Bu yazı 645 kere okundu.
|